Olmak zamanı ve kaybolmak zamanı.
Zaman;
yetersiz ya da geçmek bilmez olması sebebiyle biz insanlar için büyük bir
sorun. Bir kısmımız; işlerimizi yetiştirememek, güne-geceye doyamamak,
kendimize ve çevremize vakit ayıramamaktan şikâyetçiysek, diğer bir kısmımız
da; günlerin-gecelerin geçmemesinden ya da çok fazla (boş) vakte sahip
olduğumuzdan ve bu fazlalığın bize iyi gelmediğinden yakınıyoruz. Lakin
Nietzsche’nin söylediği şu söz epey kıymetli.
‘’… Öyle çok değerliymiş ki zaman, hep acele etmem
bundan, anladım’’
Bilirsiniz, insanların arsızlıkları, mevsimlerin ruh hali
üzerinde ki yansımaları, şehrin zihninizi kör eden gürültüsü, cevapsız
sandığınız sorular, üst üste karşınıza çıkan sorunlar, ışığın üzerinizde
yarattığı enerji etkisi, keza ışıksızlığın yarattığı boşluk duygusu, kışın
grisi ve kasveti, aşkın büyüsüne kapılıp kendinizi kaybetmeniz, her taşın
altında sevgiyi ararken ya da kuvvetli bir fırtınanın gelip sizi yakaladığı o
anda sevgiden sıyrılmayı arzularken… Tüm bunlar biz insanlara; yok olmak
zamanının (burada veya orada hatta hiçbir yerde olmama isteği) geldiğini işaret
etmez mi?
İşaretlere inanırım ben. Eğer onlar olmasaydı hislerimiz,
bizi doğru ya da yanlışa ulaştıramazdı. Ve yine onlar etrafımızda olmasaydı
bizi, en azından orta yere götürecek,
soyut ya da somut şeyler aramamıza gerek kalmazdı değil mi? Bu durumda ne olmak
zamanını bilirdi insan, ne de kaybolmak.
Çocukluğumdan beri en iyi yaptığım şeylerden biri de; olmam
veya yok olmam gereken anları sezinlediğim zaman, ya ortada olmak ya da ortadan
yok olmak, eylemini gerçekleştirmek. Hemen herkesin başına gelebilecek bu
keşmekeş olma hali, içimde; sığınabileceğim, kendim olmayı sürdürebileceğim,
seslerden uzak ya da ruh dinginliğimi sürdürmeme yardımcı, mekanlar bulma
dürtüsünü uyandırıyor. Zihnimin derinliklerinden gelen bir ses, kaçma vaktinin
geldiğini söylediğinde insanlara değil, sessizliğe ve doğanın kollarına
sığınırım.
***
O sesi ilk kez duyduğumda küçük bir çocuktum. Pardon yaramaz
bir çocuk, demeliyim. Bir akşamüzeri ev de yalnızdım ve birkaç dakika
içerisinde ortalığı ayağa kaldırıyordum: Bir parça pamuğu yakıp kendimce bir
oyun icat ettiğim sırada zil çalmış ve o panikle yanan pamuğu portmanto’nun
bölmesine atarak kapıya koşmuştum. O sırada alev alan şemsiye, etrafı saran
dumanlar ve yangını fark eden ebeveynlerimin öfke dolu çığlıkları kulağımda
yankılanırken ses bana ‘’hemen ortadan kaybol’’ diyordu. Neredeyse büyük bir
felakete yol açacağım o akşamüzeri sığınağım güvercinlik (Amcamın, Güvercilerini büyüttüğü
küçük bir oda) adını verdiğim yerdi. Doğrusu bu yer beni; kuytu köşelerinde
yıllarca ağırlayacaktı.
Biraz daha büyüdüğümde mekân değiştiriyordum. Bu kez adresim,
yayvan dallara sahip olan bir kiraz ağacıydı. Kafamı dinlemek, zihinsel
yorgunluğumu atmak, insanlardan kaçmak ve hatta soluklanmak istediğim o an
geldiğinde ses tekrar çağırıyor ve o kiraz ağacının en yüksek dalına yerleşip
doğayı izlerken, düşünüyordum. ( Onca düşünmekten sonra bir filozof olamayışım,
kaderin cilvesi olmalı.)
Son olarak üniversite yıllarımda sıkça ziyaret ettiğim
manzara duvarından da bahsetmek isterim. Manzara dediysem, öyle harika bir
görüntüye sahip olduğunu falan sanmayın. O yıkık duvarın bir köşesine oturup,
bahar da çiçek açan meyve ağaçlarını izlerken her şeyi unuttuğum, kendimi zaman
ve evrenden soyutladığım o dakikalardan aldığım lezzeti arar dururum hala…
Sanırım işaretleri izleme yetimi kaybediyorum artık. Yoksa
olmak zamanı ve kaybolmak zamanı geldiğinde, aslında kalbimden gelen o sesi yeniden
duyar, içimde gizlediğim tuhaf âlemi defalarca keşfe çıkardım.
Bir
Tutam Baharat:
Yalnızlık hissi, bir adımda kaldırıma çıkmaya çalışan her
insanın ayağını kaydırabilir.








5 yorum: