Ruh Dinleyicisi!
Oturup saymadım, kaç kez böyle hissettim. Geceye gömüldüğüm zamanlarda, karanlığın içinde aradığım o şey nedir, hiç düşünmedim. Yalnız, uzak bir nokta vardı aklımda; etkisine kapıldığım, ruhuma diş geçiren ve beni yalnızlığa davet eden yabancı bir ses: ''Gel'' diyordu. Tezatım olacaktı bu ses, eğer çağrısına kulak asacak olursam ‘’ona gitmem’’ gerekecekti. Bu şekilde gitmek, aynı an da bulmak ve kaybetmek gibi bir şey olmalıydı. ''Gitmek'' en basit yoldu, hem. Bir valiz dolusu eşya ve bir bilete bakardı her şey. Bir kutuya sığdırdığın birkaç anıya bakardı; kapağını kaldırdıkça yüreğini sızlatan, gördükçe içini hoplatan, bir mektup, bir eşya, bir tutam saç, uçmaya yüz tutmuş bir koku, lavanta…
Kolay olanı seçemezdim ben, bu yüzden. Çünkü gidersem, yalnız bedenim yer değiştirir, ruhum aynılığını korurken; acılarım, sebeplerim, sevinçlerim, efkarım, gamsızlığım, eksiklik ve bencilliğim de peşime düşüp, beni boğmaya devam ederdi. Ben neredeysem onlarda orada olmaya, kararlıydı, sanki. Açıkçası, ruhu bir yer de kalıp da, bedenen başka bir yere göç edenine rastladığım olmamıştı. Dedim ya, bu yüzden gidemiyordum. Başkalarını düşünmedim, hiç. Bencil yanım, böyle davran buyurdu. Kal ve mücadele et dedi. Ama neyle mücadele etmen gerektiğini de bilmelisin, diye uyardı: Çaban gitmek ya da kalmak üzerine değil, seni çağıran o sesi susturmak üzerine olsun.
Haklıydı, gecelere gömülüp onu dinlemeyi kesersem eğer ne gitmek olurdu derdim… ne kalmak. Kendim olurdum, kendimle olurdum ve asıl olanı duyar... ruhumu onun sesiyle beslerdim. Mesela bir sokak lambası olur, üzerime rüzgar vurdukça, çığlık çığlığa bağırırdım. Basit bir çalar saat olur, en tatlı yerinde insanların uykularını bölerdim. Genç bir kız olur, şarkı söylemeyi hiç beceremediğim halde, tiz sesimi duyan kim varsa yanımdan kaçırırdım. Dalga sesi olur, ben kıyıya vurdukça tepemde dönüp duran martıları neşemle mest ederdim… Yeter ki o sesten kurtulup, duyman gereken bu sesleri duyabilmeyi becer, buyurdu.
Ama nasıl? Nasıl, nasıl, nasıl duyacaktım. Tüm dikkatimi doğaya verdim; güneşli bir havada bir banka oturup kitap okudum. Bu arada etrafı dinliyordum; caddeden gelen sesleri, çocuk çığlıklarını, anne azarlarını, suyun şakırtısını, egzoz sesini, kavga eden insanları. Sonbaharda; cama vuran damlaları, rüzgarda salınan dalları, yaprak hışırtılarını… Yaz gelince; ateş böceklerini, trafik polislerinin yaptığı anonsları, ambulans sesini, penceresi açık evlerden dışarı taşan insan kahkahalarını… Olmadı, tüm bu sesler daha duyduğum an, beni terk etti. İz bırakıp, dokunmadı; ruhuma… Ben de kalmadı. Dinlemek ile duymak arasındaki mesafe epey açıktı.
Ses yükseldikçe, ben geceye gömüldüm. Ben gömüldükçe ‘’Gel’’ diye ısrar etti o. Dinlemek
istemedim, dinlersem akılda kalır, uygulardım. Duymayı denedim yalnızca, nasılsa duyduklarımı unutuyordum. Uyumalıydım; herkes gibi rüyalar görmeli, vücudumu dinlendirmeli, güne dinç başlamalıydım. İlk denemede olmasa bile uyudum, uyandım. Mevsim değiştiğinden beri umursamadığım güneşle yüz yüzeydim. Bir koku duydum, açık pencereden içeriye dolan zambak
(Bu kokuya fazlaca meyilliydim) burnumu geçip içime doldu. Bu kez her mana da uyandım. Yaşıyordum, dokunduğum ne varsa hissediyor, kokuları ayırt ediyor, uyuyor, yiyor, içiyor, hiç susmamak üzere konuşuyor, şarkılar söylüyordum. İnsanların yüzlerine bakarken, kalplerinden geçenleri okuyordum.
Ne dedim ben öyle, onların kalplerini okumak! Yani ruhlarında gizlenenleri görmek, fesatlıklarını, aşklarını, kederlerini, mutluluklarını, hırslarını, merhametlerini… bilmek. Dinlemek, hatta. Ruhların fısıltılarını dinlemek. Nasıl mı? Tepkilerini, mimiklerini, ifadelerini… takip ederek. Ruhlarından gelen sesleri duymak –unutmak- değil, dinleyip bir parçasını kendime katmak. Denemeliydim, madem kokluyordum, aydınlanıyordum. Madem birkaç gecedir ‘’gel diye çağıranı’’ dinlemiyordum.
Sokağa çıktım, onları izlemek üzere kalabalıklar seçtim. Ah, hissedemiyordum ama vazgeçemezdim. Bir otobüse bindim sonra, ne yöne gittiğini gerçekten bilmiyordum. Konuşulanları duyarken, duyduklarım zihnimin içinde dönüp dururken, sadece tek bir sesi dinlediğimi fark ettim: Uç, uç uğur böceği, annen sana pabuç alacak diyordu, pencere kenarında oturan minik.
Bir Tutam Baharat:
Kendine sakladıklarını her zaman yitirirsin. Oysa verdiklerin her zaman seninledir. AXEL MUNTHE
Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep!








0 yorum: