Kalp ve İnsan

17:40 Unknown 0 Comments

         İnsan illa, yüreğinin götüreceği yöne gitmeli. Çünkü yüreğinin götürdüğü yere ulaşan her insanın, geçen zamanı kıymetle yaşayarak kendine gerçek hikâyeler biriktireceği aşikâr...  
Ve tüm gerçek hikâyeler yaşandıkça, tek bir yerde birikir; KALBİNİZ DE!                                                     
Ve bir gün gelir, kalbinizde biriken tüm hikâyeler unutulmayacak anılara dönüşür.  Ama iyi, ama kötü. Ama daha iyi, ama daha kötü.  Şiddeti kişiye göre değişen, ama şu bilinirliği asla değiştirmeyen; tüm anılar ölümsüzdür. 

Çünkü her gerçek hikâye kalbinize dokunmuştur bir kere.Ve bizler, başka birinin kalbine dokunmadan önce çok ince düşünmeliyiz. Nihayetinde her kalp içinde bir ömrü barındırır ve içine koskoca bir ömrün sığabileceği her kalp ona dokunulmadan önce kutsal sayılmalıdır.

Selamlar a dost…


İmza: Sizin Zeynep!

0 yorum:

Geçmişe Geçmiş Ola!

17:18 Unknown 0 Comments




İnsanın kendini özgür hissedemediği anlar ve yerler var. Bir düşünün, hiç bu duyguyu hissetmediniz mi? Ben çok yakın bir zamanda bu hissi tecrübe ettim.

Unuttuğumu sandığım yollardan ve yıllardan geçti gönlüm. Geçtim yani, geçmişten! Arkamda biri dolanıyormuş gibi, rahatsız oldum.

Ne de çok değişmiştir dediğim caddeler aynıydı. Ben hala orada bir telaş koşturuyordum sanki… İnsanlar ve onların meraklı bakışları da keza aynıydı. Aradan çok uzun ve hatta çok çok uzun zaman geçmişti.

Bu yüzden, hiçbir şeyi bıraktığım gibi bulacağımı sanmıyordum; adı üstünde çıktı ama! Sanı işte. Yanılttı. Her şey aynıydı. Aynı anda birçok anının zihninizde dönmesi ne sinir bozucu, ne yorucu bir şey! Sonra o zamanları yine de sevdiğimi hatırladım. Sonra kızdım: Aptal mıydım? Burada sevdiğim ne kalmıştı ki…

Sadede geleyim; geçmişi hiç önemsemem diyen insandan korkacaksın. Kendisi bariz yalancıdır. İçi içini yer, kudurur meraktan. O ne yaptı, bu neden böyle oldu, o nerede, şu orada ne yapıyor? Kafa da deli sorular. Of, hem de yumak yumak.

Çözüm net ama! Herkesi, her şeyi affedeceksin; yaptıklarından ötürü. Affedeceksin ki, sana kızıp-kinleneceği yerde… Kendini haklı görüp meseleyi uzatacağı yerde birden dumur olsun ve kendi vicdanına hesap vermek zorunda kalsın. Sonra sende zeytinyağı gibi işin içinden sıyrıl ve o kutsal anı yaşa: Hadi bakalım! Geçmişe geçmiş ola.

Bende öyle yaptım; yıllardır kızdığım, sövdüğüm, kulaklarını kızartırcasına andığım kim varsa… Kendimce, içten içe affettim.  Olsun, onların bundan haberleri olmasa da olur. Ben biliyorum… Zaten bir benim bilmem yetmez mi? J Her eylem kendinle başlayıp, kendinle biter… Aslında.

Bir Tutam Baharat:

Sizin geçmişle işiniz bitmiş olabilir ama geçmişin sizle işi asla bitmemiştir, der Edison.
                                                                          ***
Allah'ım; Acilen bir beden zayıflamazsam eğer, kot gömleğimi mavi pantolonumun beline sokarak, gül kurusu rugan kemerim ile kombinleyebileceğim yaz günlerini unutmam gerekecek! #Direnbedenim J

 Selamlar.

İmza: Sizin Zeynep!

 

0 yorum:

Ruh Dinleyicisi!

15:48 Unknown 0 Comments

Oturup saymadım, kaç kez böyle hissettim. Geceye gömüldüğüm zamanlarda, karanlığın içinde aradığım o şey nedir, hiç düşünmedim. Yalnız, uzak bir nokta vardı aklımda; etkisine kapıldığım, ruhuma diş geçiren ve beni yalnızlığa davet eden yabancı bir ses: ''Gel'' diyordu. Tezatım olacaktı bu ses, eğer çağrısına kulak asacak olursam ‘’ona gitmem’’ gerekecekti. Bu şekilde gitmek, aynı an da bulmak ve kaybetmek gibi bir şey olmalıydı. ''Gitmek'' en basit yoldu, hem. Bir valiz dolusu eşya ve bir bilete bakardı her şey. Bir kutuya sığdırdığın birkaç anıya bakardı; kapağını kaldırdıkça yüreğini sızlatan, gördükçe içini hoplatan, bir mektup, bir eşya, bir tutam saç, uçmaya yüz tutmuş bir koku, lavanta…
Kolay olanı seçemezdim ben, bu yüzden. Çünkü gidersem, yalnız bedenim yer değiştirir, ruhum aynılığını korurken; acılarım, sebeplerim, sevinçlerim, efkarım, gamsızlığım, eksiklik ve bencilliğim de peşime düşüp, beni boğmaya devam ederdi. Ben neredeysem onlarda orada olmaya, kararlıydı, sanki. Açıkçası, ruhu bir yer de kalıp da, bedenen başka bir yere göç edenine rastladığım olmamıştı. Dedim ya, bu yüzden gidemiyordum. Başkalarını düşünmedim, hiç. Bencil yanım, böyle davran buyurdu. Kal ve mücadele et dedi. Ama neyle mücadele etmen gerektiğini de bilmelisin, diye uyardı: Çaban gitmek ya da kalmak üzerine değil, seni çağıran o sesi susturmak üzerine olsun.
Haklıydı, gecelere gömülüp onu dinlemeyi kesersem eğer ne gitmek olurdu derdim… ne kalmak. Kendim olurdum, kendimle olurdum ve asıl olanı duyar... ruhumu onun sesiyle beslerdim. Mesela bir sokak lambası olur, üzerime rüzgar vurdukça, çığlık çığlığa bağırırdım. Basit bir çalar saat olur, en tatlı yerinde insanların uykularını bölerdim. Genç bir kız olur, şarkı söylemeyi hiç beceremediğim halde, tiz sesimi duyan kim varsa yanımdan kaçırırdım. Dalga sesi olur, ben kıyıya vurdukça tepemde dönüp duran martıları neşemle mest ederdim…  Yeter ki o sesten kurtulup, duyman gereken bu sesleri duyabilmeyi becer, buyurdu.
            Ama nasıl? Nasıl, nasıl, nasıl duyacaktım. Tüm dikkatimi doğaya verdim; güneşli bir havada bir banka oturup kitap okudum. Bu arada etrafı dinliyordum; caddeden gelen sesleri, çocuk çığlıklarını, anne azarlarını, suyun şakırtısını, egzoz sesini, kavga eden insanları. Sonbaharda; cama vuran damlaları, rüzgarda salınan dalları, yaprak hışırtılarını… Yaz gelince; ateş böceklerini, trafik polislerinin yaptığı anonsları, ambulans sesini, penceresi açık evlerden dışarı taşan insan kahkahalarını… Olmadı, tüm bu sesler daha duyduğum an, beni terk etti. İz bırakıp, dokunmadı; ruhuma… Ben de kalmadı. Dinlemek ile duymak arasındaki mesafe epey açıktı.
            Ses yükseldikçe, ben geceye gömüldüm. Ben gömüldükçe ‘’Gel’’ diye ısrar etti o. Dinlemek
istemedim, dinlersem akılda kalır, uygulardım. Duymayı denedim yalnızca, nasılsa duyduklarımı unutuyordum. Uyumalıydım; herkes gibi rüyalar görmeli, vücudumu dinlendirmeli, güne dinç başlamalıydım. İlk denemede olmasa bile uyudum, uyandım. Mevsim değiştiğinden beri umursamadığım güneşle yüz yüzeydim. Bir koku duydum, açık pencereden içeriye dolan zambak
(Bu kokuya fazlaca meyilliydim) burnumu geçip içime doldu. Bu kez her mana da uyandım.  Yaşıyordum, dokunduğum ne varsa hissediyor, kokuları ayırt ediyor, uyuyor, yiyor, içiyor, hiç susmamak üzere konuşuyor, şarkılar söylüyordum. İnsanların yüzlerine bakarken, kalplerinden geçenleri okuyordum.
            Ne dedim ben öyle, onların kalplerini okumak! Yani ruhlarında gizlenenleri görmek, fesatlıklarını, aşklarını, kederlerini, mutluluklarını, hırslarını, merhametlerini… bilmek. Dinlemek, hatta. Ruhların fısıltılarını dinlemek. Nasıl mı? Tepkilerini, mimiklerini, ifadelerini… takip ederek. Ruhlarından gelen sesleri duymak –unutmak- değil, dinleyip bir parçasını kendime katmak. Denemeliydim, madem kokluyordum, aydınlanıyordum. Madem birkaç gecedir ‘’gel diye çağıranı’’ dinlemiyordum.
Sokağa çıktım, onları izlemek üzere kalabalıklar seçtim. Ah, hissedemiyordum ama vazgeçemezdim. Bir otobüse bindim sonra, ne yöne gittiğini gerçekten bilmiyordum. Konuşulanları duyarken, duyduklarım zihnimin içinde dönüp dururken, sadece tek bir sesi dinlediğimi fark ettim: Uç, uç uğur böceği, annen sana pabuç alacak diyordu, pencere kenarında oturan minik.
Bir Tutam Baharat:
Kendine sakladıklarını her zaman yitirirsin. Oysa verdiklerin her zaman seninledir. AXEL MUNTHE

Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep!

0 yorum: