Ondört Şubat'a uzak bir bakış...

10:50 Unknown 0 Comments


Hazır Sevgililer günü arifesindeyken, bizim kızların yoğun talepleri üzerine bu konuya-kısacık- değinmek isterim. Farkında mısınız bilmem ama biz Türkler günbegün batılılaşıyoruz, artık. Bu ve benzeri kutlamaların -bize ait olmadığı halde- insanlarımız tarafından, olmazsa olmaz türden alışkanlıklar haline getirilmesi, saçmalıktan öte bir şey değil. Klasik bir yaklaşım olacak ama söylemeden geçemeyeceğim; sanki yalnızca o gün değerli insanın sevgilisi ya da o gün çiftlerimiz sevgililiklerini kutlamazsa eğer dünyanın sonu olacak... Sevgi denilen şey, böyle bir kalıba sokulmayı hak ediyor mu, gerçekten! Sen o gün, sevgilinle baş başa bir akşam yemeği yiyemeyince, ya da ne bileyim elinde koca bir buket gül, karşısına çıkamayınca, onu şu kadarcık (Sanıyorum buradaki imayı anlamayan yoktur) sevemeyince, hediyelere boğup, abartılı gösterilerde bulunmayınca (Bunu yapanı cidden gördüm, adamlar lazer ışığıyla caddelere seni seviyorum aşkım diye yazdırıyor, bu nasıl bir manyaklıksa artık) şubatın on dördü, kalp krizi geçirip, ölecek misin? Üzülüyorum bu telaşa düşen sevgililerin haline, hele ki erkeklerimize, beni bu kadarcık sevsen n'olur sloganından sonra artık öyle bir adet kırmızı güle kanan hatunları biraz zor bulurlar. Uzun lafın kısası, on dört şubat falan kutlamıyorum ben (Hem kendi yalnızlığımdan, hem de bu tarz bir kutlamayı kabullenemediğimden ötürü) ama kutlayacak çiftlerin ve bunu bir ticarete çeviren (Bankasından tutun da mağazasına kadar) herkesin, sevgililer günü şimdiden kutlu olsun. Ah bir de unutmadan, Mevlid kandilinizi de kutlarım, dostlar.

Dayatmalar insanı başkalaştırıyor.


Dönem dönem herkesin hayatında olabilecek bir şeydir; aynı evi, aynı hayatı, aynı odayı paylaştığınız insanlarla gün olur sırt sırta geliverirsiniz. Nasıl mı? Alın size basit bir örnek: Mesela siz, geceleri –uykuya dalmadan hemen önce- kitap okumayı seviyorsunuzdur, fakat babanız, anneniz ya da eşiniz; herkesin yattığı bir saatte sizinde uyumanız gerektiğini ve eğer yatmazsanız sabah erken uyanamayacağınızı söyleyip, üstüne bir de ışığı kapatarak isteğinizi engellemek adına, açık bir dayatmada bulunuyorsa özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissetmez misiniz? Peki, bu tarz bir dayatmayla karşılaşan herhangi bir insan, yarım bırakmak zorunda kaldığı isteğini, eskisinden daha çok sahiplenmez mi? Hem size yapılan bu davranışa verilebilecek en uygun isim; haksızlık değil de nedir? Oysa bir insanı en çok yaralayan şey, onu kısıtlamaktır. Onu kısıtlamak demek, kendine ait hissettiği ne varsa ondan alarak, şekillendirmek belki de ipi sahibinin elinde olan bir kukla gibi, istenilen kıvamda ve ayarda onu yönetmektir. O insanın, sizin yüzünüzden o kitabı okuyamadan yatması, o gece rahat bir uyku çekmesini sağlamaz. Aksine, gecenin tümünde aklı okuyamadığı o kitaptadır ve sabaha kadar uyuyamamıştır. Ya da ertesi gün sırf bu yüzden işlerini aksatıp, geceden beri aklında takılı olan şeyi yapar; o kitabı okur. Nitekim, dayatmaların insanı başkalaştırdığı ortada. Bu yüzden; ne siz kimseye müdahale edip onu kısıtlayın, ne de kimsenin isteklerinize müdahale ederek sizi kısıtlamasına izin verin. Başkalaşmayın, işte!

Aşk Tesadüfleri Sever, Üzerine.


Evet, aşk tesadüfleri sever ama, bu film; tesadüflerin aşkı bir türlü sevemeyişini anlatıyor, izleyicisine. İşte bu noktada yazgı devreye giriyor ve onun tek derdi, mutlak ayrılığı getirmek. Yani; ölümü. Hala vaktiniz varken bu filmi izlemediyseniz eğer, kaçırmayın!



Bir Tutam Baharat


Kader beyazı kâğıda sütle yazılmış yazı, / Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı.


N. Fazıl Kısakürek.

0 yorum:

Kokuların hatırlattıkları.

12:26 Unknown 0 Comments

Toprak Kokusu
Hemen herkesin en sevdiği, ortak bir koku; yağmurla ıslanmış, mis kokan toprak. Sağanak yağışlı bir akşamda, etraf tozla toprağın birbirine karışan bu büyülü kokusu ile çevriliyse eğer ve siz bu kokunun burun deliklerinizi geçip, içinize işlemesine izin veriyorsanız, kendinizi; çekimine kapıldığınız o tuhaf duygunun kollarına bırakmaz mısınız? Evren üzerinde ki varlığınızı hatırlarken. Mesela, bu tanıdık koku sizi alıp ta çocukluk yıllarınıza götürmez mi? Hani şu sabahtan akşama kadar, dünya yansa umurum değil havalarına bürünüp, o sokak senin bu sokak benim koşturduğunuz ve sonra oyununuzun en heyecanlı yerinde, nisan yağmurunun tatlı sıcağıyla ıslanmaya hazırlandığınız bir anda, sokağın tozu ile birleşen damlacıkların altına koşarken, annenizin pencereye koşup ‘’Yağmur başladı, çabuk eve gel’’ diye bağırarak sizi bu mucizeden ayırdığı, o yaşanmışlığı anımsadığınız olmuyor mu? Bu kokuyu hala içinize çektikçe…

Kahve Kokusu
Kahve denilince bende, akan sular duruluyor. Hani buradan gel kahve içelim diye yemene çağırsalar, bir fırsatını bulup illa gitmek isterim. Kahve kokusu bana asla vazgeçemeyeceğim şu iki şeyi daha hatırlatır: En başta küçüklerin sevgilisi olan çikolata ve büyüklerin bir kısmı için el oyuncağı bir kısmı içinse, neredeyse yaşama sebebi sayılabilecek; kitaplar. Bir de kahve bahane, sohbet şahane mantığı ile gerçekleştirilen arkadaş buluşmaları var, tabii. Kahve kokusu sizi çağırınca davete icabet etmemek olmuyor. Aslında, kahve kokusunun da ta çocukluk yıllarımıza uzanabilmesi şaşırtıcı değil: Annelerimiz, babalarımız hatta teyzelerimiz yanımızda kahve içerlerken canımız çekip, mızmızlandığımız olmadı mı hiç? Bu durum bana ebeveynlerimizin şu sözünü ‘’çocuklar kahve içmez yoksa kararırlar’’ hatırlatarak gülümsememe sebep oluyor. 

Bebek Kokusu
Anne sütü ve bebek teni kokusunun, birbirine karışmasıyla oluşan bu şey, tam anlamıyla eşsiz. Sanırım bu kokuyu tanımlayacak herhangi bir kelime bilmiyorum. Ama emin olduğum tek bir şey var; bu koku, ona sahip olana dek içinize işleyen her bir kokudan çok daha etkileyici… Onu tanımadan önce bildiğiniz ne varsa unutturuyor ve sonra bambaşka oluyorsunuz; duru, dikkatli, sevecen, duygusal, merhamet ve şefkat dolu… Dünyanın en masum varlığı olan bir bebeğin kokusu; insanı yeniden diriltmek konusunda oldukça etkili bir silah diye düşünüyorum. Hangi insan bu kokuya yeniden sahip olmak istemez?

Bahar Kokusu
İnsanı kıskıvrak yakalayarak neye uğradığını şaşırtan,  pencerelerimizi her açışımızda davetsizce içeriye süzülen; nemli toprak ve zambak kokusu ile harmanlı, gelişini serçelerin ötüşüyle müjdeleyerek, eski geleneklerle süsleyen, kış boyunca üzerlerimize yapışan is kokusundan sonra kurtarıcımız olacak bu kokunun geleceği günü beklemeyen yoktur, sanırım.

Sahi…
Kış boyunca üzerimize sinen is kokusu demişken, aklıma geldi; mevsimler, yıllar, yollar geçerken, insan da, gönülden gönüle uçuyor… Yaşadığımız olayların ardından üzerimize sinen ya da başkalarının üzerine sindirdiğimiz kokuların tümü, maalesef ki kalıcı ve insanlar yalnızca güzel kokulara sahip değil; yalanın, riyanın, kıskançlığında bir kokusu var. Bunlar; temizlenmek istediğimiz, biz istemesekte bir fırsatını bulup üzerimize sinmeye çalışan ve bunu başardığında bizleri kirleten türden. Bu yüzden, seçtiği kokulara dikkat etmeli insan, çünkü koku bir kez üzerinize sinerse, etrafa yayılacaktır.

Bir Tutam Baharat
Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır. Rumi.


0 yorum:

12:11 Unknown 0 Comments

Hem kaçarım, hem ararım seni: Geçmiş.
Zamanın birinde, yaşlı bir adam yaşarmış. Bu adam kendi halinde tuhaf biriymiş. Kimseyle konuşmadan, bütün günü evinde geçiren adam, yalnız geceleri sokaklara çıkar, sabah olup hava aydınlanana dek o sokak senin bu sokak benim koşar dururmuş. Mahalleli merak içinde yanıp tutuşa dursun, çekindiklerinden; kimse soramazmış bu adama, sen niçin geceleri böyle dışarılara taşarsın diye.


Yine böyle bir gecede, meraklı bir genç evinden dışarı fırlayarak adamın peşi sıra koşmaya başlamış. Bu sırada yaşlı adam koşarken, her gece yaptığı gibi kendi kendine bağırıyormuş ‘’ Senden kurtulacağım kara gölge. Seni bulacağım’’. Genç, duyduklarından sonra daha da meraklanmış fakat korkusuna yenik düşerek evine geri dönmüş. Sonra birkaç gece daha sürüp gitmiş bu gizli kovalamaca, her gece aynı şeyi tekrarlıyormuş adam ‘’Senden kurtulacağım kara gölge. Seni bulacağım’’. Bir müddet bu adamın gerçekten deli olduğunu düşünmüş, insan hem bir şeyden kaçıp, hem de onu arar mı? Fakat bir türlü cevap bulamıyormuş, bu soruya. Merak duygusuna daha fazla dayanamayan genç, soluğu adamın kapısında almış. Adam kapıyı aralamış ve karşısında bulduğu gence ondan ne istediğini sormuş.


‘’ Kara gölgenin kim olduğunu söyle bana. Hem kaçıp hem de aradığın şeyin ne olduğunu söyle’’ diye yalvarmış. Bu soru üzerine, yaşlı adamın yüzü değişmiş hemen, genç çocuk o an;  o kara gölgeyi sanki adamın göz bebeklerinde görür gibi uyuşmuş. ‘’ Kara gölge benim geçmişim’’ demiş adam. ‘’Hem ondan kaçıyorum, hem de onu arayıp duruyorum’’ demiş.


Geçmiş, ne tuhaf bir kavram değil mi? Kimi insan, ondan utanç duyar ve gün olup geçmişiyle yüzleşmemek için çırpınır durur. Kimi insansa, onunla bilakis yüzleşmek ister çünkü geride kalan yaşanmışlıkların, kendisine yeni tecrübeler katacağına inanmaktadır. Evet, geçmiş denilen şey; sürekli peşimizden gelerek ayaklarımıza dolanan kara bir gölgedir. Fakat bizler bu gölgenin peşimize düştüğünü unutmazsak eğer geleceğimizi şekillendirirken, kendimiz ve etrafımızdaki insanların huzuru için iyi şeyler planlayabiliriz. Yani ondan kurtulamıyorsak, ona katlanmayı – ya da yararlanmayı- öğrenmemiz gerekmekte, dostlar. Geçmişi aklına düşünce, kahrolup acı çeken bir insan azap’da demektir. Yine bir insan geçmişi aklına düştüğünde tatlıca gülümseyip, derin bir iç çekiyorsa onu özlüyor demektir. Geçmişi değiştirmek mümkün değildir ama güzel bir geleceğiniz olsun istiyorsanız, ondan yararlanmayı öğrenmeniz gerekiyor. Geçmiş kara bir gölge olup peşinize düşebilir, korkmayın. Aksine onu sahiplenin ki güzel günler sizi bekliyor olsun. Siz onu hatırlayınca illa bir şeyler hissedersiniz. Ama o sizi unutursa eğer, hafıza kaybı yaşar, kim olduğunuzu arar durursunuz. Lütfen, benliğinizi bu güçlü kargaşaya teslim etmeden önce bir düşünün; kim olduğunuzu bilmek mi daha kötü yoksa kim olduğunuzu bile bilmemek mi?

Haftasonu vazgeçilmezi, sinema.


Bir süredir beklediğim ‘’ Aşk tesadüfleri sever’’ adlı film nihayet bugün, vizyona giriyor. Soğuk kış aylarında, haftasonlarını sinemada geçirmek, meraklısı için vazgeçilmezdir. Aramızda, haftasonu sinemaya gitmeyi düşünenler varsa eğer bu filmi izleyebilirler diye düşünüyorum. Hem belli mi olur, tesadüf bu ya evden çıktığınızda ya da sinema salonuna girdiğinizde en kötü tekrar eve döndüğünüzde niçin güzel bir tesadüf yaşamayasınız. Bakın başrol oyuncularının başına ne tesadüfler gelmiş: Çekimler için Ankara’da tutulan eski ev, Belçim Bilgin’in doğup büyüdüğü ev, filmin senaryo yazarı ise Mehmet Günsur’un uzaktan akrabası çıkmış meğer… Yok artık dediğinizi duyabiliyorum, tesadüflerle dolu bu film, bakalım izleyecisine ne gibi hisler yaşatacak.


Bir Tutam Baharat
Geleceğin en iyi peygamberi geçmiştir. John Sherman

0 yorum:

Araf(ta)

10:55 Unknown 0 Comments

Yalandan bile olsa,
O gün, gözlerimin içine bakıp,
''İlla ki döneceğim'' deseydin,
Hiç sitem etmez,
Ruhumun sana olan açlığını umut ile beslerdim.

Fakat bugün,
Bilinmeze giden kayıp bir yolcunun,
Ardında bıraktığı puslu bir yol gibiyim:
Kalbinden uzak,
Ve en kuytu.
Ve bir gün asla geri dönemeyeceğim o yerde,
Ta Arafta'yım.

0 yorum: