Hu hu; Turşucu Geldi Hanım!

17:23 Unknown 0 Comments


Selamlar,

Dün akşam saat 18.30 suları, işten çıkmış ve ayıla bayıla evin yolunu buldurmuş bir haldeyim. Beynimde filler tepinerek dans ediyor, sen düşün halimi :) Apartmana giriyorum ve neredeyse sürünerek merdivenleri çıkıyorum, Allah'a şükür birinci katta oturuyoruz! Benim adetimdir, gün içinde annemi arayıp veyahut tam da o merdivenleri çıktığım sırada apartmanda böğürerek şunu sorarım:

Anne, akşam yemekte ne var?

İşte dün akşam, annem aralık kapının ardından gel de gör ne var diye bağırırken; aklımdan türlü ve enfes yemek listeleri geçti. Mutfağa girmemle avucumu yalamam arasındaki zaman dilimi çok kısaydı ama :)

Bizim şeker Sultan Fatma, koymuş önüne koca bir tencere turşu malzemesi, sabahtan akşama kadar onunla uğraşmış! Ben işten eve gelmişim, karnım acıkmış, yorulmuşum hiç umurunda değil! Şaka tabii ki, canım kadın bir yorulmuş bir yorulmuş sorma sayın okur! Bende hemen olaya dahil oldum ve oturup bir güzel onu izledim :) [Bu şaka değil, anlamadığım işlere burnumu sokmam ben arkadaş] Meraklısına ithafımdır bu post, o yüzden :)





İşte karşınızda o bir koca tencere turşu içi;

*Küp küp doğranmış havuç
*Küp doğranmış yeşil domates
*Küp doğranmış lahana
*Küp doğranmış salatalık
*Küp doğranmış Biber
*Sirke, Tuz, Biraz zeytinyağı ve az mı az şeker ilaveli.








Ve şimdi sırada, turşu malzemesini resimde gördüğünüz haşlanmış ve tohumları ayıklanmış dolmalık yağ biberlerinin içine doldurmak var :)









Bkz, 3 nolu resim :)

















İşte bu da benim favorim! (Bu kez turşu malzemesi haşlanmış ve boydan tek bir çizikle kesilmiş patlıcanların içine konuluyor)


Final benden ama, o kadar patlıcan ve yağ biberini bir arada gören bünyem Herse yapıp yemeden uyuyabilir mi? :)

Herse için ne kullandım:
*2 Adet Közlenmiş Patlıcan
*4 Adet Közlenmiş Yağ Biberi
*Doğranmış Maydanoz (Bu tamamen tercihtir)
*Sirke, Sarımsak, Zeytinyağı ve Tuz.


Not: Aranızda hamile olan birileri varsa eğer, turşu yemeğe beklerim efendim :)



Muhabbetle benim canım okur,

İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum:

Güne Bir Not:

13:41 Unknown 0 Comments





Bazen tek bir davranış, tüm hayatın yönünü değiştirmeye yeter. 
Ama o davranışın 
sonuçlarını değiştirmeye, bir ömür yetmez.

Muhabbetle,

İmza: Sizin Zeynep!

0 yorum:

Güne Bir Şiir.

17:39 Unknown 0 Comments


Bari,

Gönlüme kış düşmeden gel.
Son umutlarımı,
Bu kara siyah havada uçamayan kuşların kanatlarına yükleme.
Hayatın,
Bakışlarımda kalan o bir parça ışığı çalmasını bekleme.
Koş gel,
Bitirme beni.
Koş gel ki mucize denilen o duygu kucaklasın bedenlerimizi
Var gücüyle.

Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep.
[22.09.2010]

0 yorum:

(Sıradan) Bir Gün;

11:23 Unknown 0 Comments




Bendeniz, en çok insanları izlemeyi severim.  Hayatı anlamak istediğim zamanlar da usulca koşarım kalabalıklar içine, süzülürüm varlığımı hissettirmeden. Öğreneceğim, keşfedeceğim şeyler bitmiyor çünkü. Ve ben, her yerde/herkes de bir şeyler aramak-bulmak niyetindeyim. Kalabalık bir yerdeyim, kalabalıklar arasında yabancılık hissi güzel bir duygu. İnsanı kendiyle yüzleştiriyor nitekim. Orada tanıdık yalnız bir kişi oluyor, o da sensin.

Sıradan bir gün ve ben bir yerde oturmuş insanları izliyorum. Elindeki kahveyi yudumlarken beyaz tişörtüne damlatan kız ‘’Of ya yine mi’’ diye hayıflanıyor. Gülüyorum, kendi sakarlığımı görüyorum o’nda. Herhalde kendini yalnız sanmıyordur o da J
Gözümü başka bir yöne doğru çeviriyorum. Bu kez sürekli saatini kontrol eden bir genç var karşımda. Az sonra o da bir ‘’Of’’ çekecek. Ondan önce ben bir ‘’Of’’ diyeceğim, çünkü beklemeyi hiç sevmem J  Hatta aşırı sabırsızımdır. ( Kendimde sevmediğim en önemli şey de sabırsızlığımdır) Biri bana bekle demesin de ne derse desin, çabucak sinirlenirim yoksa.

Sonra, yolun kenarında mesken tutmuş bir falcı var, gelene geçene yapışıyor ve ısrarla ‘’Uzat elini de bir falına bakayım’’ diyor. Israrcılıktan, ısrarcı insanlardan nefret ederim! Bir şeye karar vermeden ya da Evet- Hayır demeden önce herkes bir düşünür değil mi? O halde ısrarcılık saygısızlıkla eş değerdir bence. Bu kez gülüp geçemiyorum çünkü kafayı taktım kadına.

Yüzümü son bir kez daha başka bir yöne çeviriyorum. Küçük bir kız kitabını elinden düşürüveriyor. Tam zamanında yere eğilmesine rağmen oradan geçen başka biri, kızın kitabını çiğniyor ama farkında değil. İçim cız ediyor tabii, canım kitabın bir yerinde koca bir leke! Koşup kızın kitabına sarılasım, bağrıma basasım geliyor düşünün J Böyle bir şey benim başıma gelse ne yapardım bilmem.
Son bir kez daha bakıyorum onlara; genç çocuk hala bekliyor, beyaz tişörtüne kahve dökülen kız şimdilik neşeli görünüyor. Ama falcının işleri kesat, zaten onlara kim inanıyordur ki? Kitabı yere düşen kızı göremiyorum ve artık gitmem gerek. 

 * * *

Hislerim beni yanıltmıyorsa size şunu söyleyeceğim; ne olursa olsun,  su akıp yatağını buluyor. Razı olmayı becerebilirsek,  fazla hırpalanmayız.

Muhabbetle, benim canım okur J
İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum:

Otobüs Maceraları Vol.1: Zeynep, Çanta Afacanına Karşı!

15:10 Unknown 0 Comments


Ben öyle süslü püslü; vıcık vıcık, canımlı cicimli, börtü böceğimli giriş cümlelerini pek haz etmem ve hatta hiç samimi bulmam. Lakin arada bir, keyfim yerinde, işler tıkırında ve kalp atışlarım düm tek tek kıvamında olur. İşte öyle zamanlarda çizgilerin dışına çıkmak hiç de fena olmaz değil mi, benim sayısı on parmağı geçmeyen(!) pek düzenli okuyucu arkadaşım ve yine sayılı eşim dostum;

Selamların en güzeli sizlere gelsin J

Yaşadığım en tipi tip anılarım otobüslerden çıkıyor. Otobüs ahalisi, çeşitli insanın bir araya gelerek oluşturduğu bir grup olduğu içindir herhalde, bilemiyorum J
Bu sabah işe gelirken, tıngır mıngır giden otobüste derin bir uykuya dalmışım. Mayışıp uyuduğum ender anlardan birindeyim; içim tatlı tatlı geçmiş, hatta rüya falan görüyorum. Neyse, kolumu sıkan bir el hissedip uykudan ayıldığımda bir bakıyorum ki anasının kucağında oturan afacan bir velet koluma yapışmış, masumca gözlerimin ta içine bakıyor. Çocukları pek severim diye miniğe bir göz kırpıyorum. O da bana bakıp gülüyor, derken tam o esnada çantamın yavaş yavaş kucağımdan kaydığını hissediyorum. Aha, bu da ne! Velet çantamın kenarında sallanan minik saatli uğur böceğimi tutmuş, kendine doğru çekiyor da çekiyor. Dur bakalım deyip, çantamın bir kolundan da ben asılıyorum. O da gecikmeyip karşı hamleyi yapıyor tekrar. Sinirleniyorum bu kez, çocukları pek bir severim hissi, uslu duran çocukları pek bir severim olarak kafamda yeniden şekilleniyor J 
Afacan başlıyor feryat figan ağlamaya. Haydaaaa! Oldu mu şimdi. Salya sümük ağlamak hiç yakışıyor mu sana, delikanlı. Neymiş uğur böceğini istiyormuş. Seni utanmaz seni, ha haaaaayyyy çok beklersin. Bir kere o uğur böceği saati bana sevgili nişanlım aldı, hiç sana yar eder miyim ben onu? Ben veledi görmezden gele durayım, otobüsün o çokbilmiş ahalisi ‘’Versen n’olcak ki’’ bakışlarıyla beni taciz ediyor. Uyku falan kalmıyor tabii bende. Velet hala ağlamayı sürdürürken, kendimi çocukların kaka sınıfına soktuğu Gargamel tipli insanlardan hissediyorum. Ama  avcunu yalasın o. Dört durak önce de olsa, otobüsten inip yola yaya devam ediyorum J Böylece afacan velet gerçekten avcunu yalıyor; yayaya şaşaşa olaaaaa!!!! Zafer benim ve tabii minik uğur böceği saat de J
    * * *
Yakında tekrar görüşeceğiz. İş, ders, sınav stresi ya da ne bileyim sebepsiz can sıkıntılarınızdan arındırıp, sizi biraz dahi güldürebildiysem ne mutlu bana J
Muhabbetle diyelim o vakit,
İmza: Sizin Zeynep.  

Not: Misafirliğe gittiğinde yaramazlık yapıp ev sahibesini yerinden hop oturtup hop kaldıran, otobüste, yolda, sokakta ve bilumum topluma açık yerlerde çocuğunu serbest bırakıp iki çemkiremeyen, çocuğunun kolunu mini minnacık cimciremeyen, şımartıp yüz veren Anneler, size diyeceğim şey şu ki; klasik bir anne tribine girip azcık çocuğunuza bağırmaktan korkmayın canımJ

0 yorum:

Haydin yolla'nın şimdi :)

11:42 Unknown 1 Comments



Uzun yolculukları sevmiyorum hiç. Lakin ara sıra da olsa, mecburi-ihtiyari gidişlerim olmuyor değil. Eğer yolculuğu tek başıma yapıyorsam hapı yuttuğumu bilirim; muhabbeti severim çünkü. Hele yanımda kafa dengi bir arkadaşım varsa değmeyin keyfime.

Gerçi, şimdi ki otobüsler de yolculuklar pek keyifli geçiyor. (Genelde otobüs yolculuğu yaptığım için böyle örnekliyorum) Hemen hemen çoğu otobüs firmasında koltuk önü  mini  tv’ler var. Teknoloji işte azizim; 2-3 film izliyorsun yol bitiyor zaten. Yalnız, klima meselesi beni hep mağdur eder. Kafamdan aşağıya üfleyen havalandırmayı kapatmama rağmen omuzlarım tutulur.

Film izlemek istemiyorsam yanımda bir iki kitabım olur illa, hatta ben direkt can yoldaşlarım kitaplarımla yola çıkarım. Gerçi yazmayı da pek severim, hele hele şöyle bir sonbahar yolculuğunda yolum sarp arazilerden, sarı bozkırlardan geçiyorsa; değme şairlere, filozoflara taş çıkartabilirim J
Of bir de yaz yolculuğundaysam, ay çiçek/ pamuk tarlaları gördüm mü çocuklar gibi sevinirim. Heh bir de o romantik üzüm bağları yok mu, Alllaaahhhhhhhh derim be J
Güzel şeyler bunlar, insanın ruhunu okşuyor sanki. Tabii o insan, doğayı görmek isterse! Geçenlerde İstanbul’a gittik, denizin üzerine vuran güneş beni benden aldı. Sanırsın biri, avuç avuç pırlanta serpmiş o koca denizin üstüne; bir ihtişam bir ihtişam!
                                                                      ***
Benim yolculuklarımda enteresan şeyler de olabiliyor. İsmi lazım değil, bir otobüs firmasıyla Eskişehir’e gidiyordum, Host’un üzerime döktüğü bir bardak kahveyle cayır cayır yanarken;  hemen solumdaki teyzenin çantasından çıkartıp ‘’Al şunu, tut koluna’’ diye uzattığı bir poşet dondurulmuş patlıcan imdadıma yetişmişti. Ben şaşkın şaşkın kadının suratına bakarken ‘’Kızım öğrenci, buzluğa atsınlar da çıkarıp çıkarıp yesinler diye kızartıp dondurdum’’ diye durumu açıklıyordu.
Amma dua etmiştim kadına. O günden beri yolda sıcak bir şeyler içmekten korkarım.
2006 yılından bu yana araba kullanamıyorum, uzun yola arabayla gitmeyi sevmiyorum! Kötü anılarım var, kafa şişirmeyeyim şimdi.
Neyse, uzatılacak bir konu değil.  Gittiğiniz yerde hasretle bekleniyorsanız o yol bitmez. Keyifli bir şeyler yapıp, süreyi kısaltmak gerektiğini siz de biliyorsunuz J
Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep

1 yorum:

Ve şimdi mevsimlerden ‘’Aşk’’ zamanı.

13:42 Unknown 0 Comments


Yaz ayları malum; aşkları ve âşıklarıyla meşhur. Güneşi gören insan ırkı, kendisini;  5-6 ayda bir tattığı o mucizevî zamanın kollarına bırakırken, yaz enerjisinden bir güzel nasiplenir. Yazın o kavurucu sıcağı altında kurumuş ağızlardan dışarıya taşan dillerden ve yine sıcağın altında şakır şakır ter akıtan vücutlardan yayılan pis kokulardan bahsetmeyeceğim ama J
10 kişiye sordum, yaz deyince ilk aklınıza gelen şey nedir, diye. Yanıt olarak ‘’aşk’’ dedi hepsi.           (Bu soruyu sorduğum 10 kişinin 10’unu da bekâr sanarak bir yanılgıya düşmeyin sakın) Düşünsenize,  içiniz kıpır kıpır halde, sevgilinizi elinden tutup sokaklara taşıyorsunuz. Çünkü bir yaz gününde; sokakta ki kaldırımdan tutunda parkta ki çime kadar her yer sizin! Bir sevgiliniz yoksa bile, içinizdeki o tarifsiz enerji sizi bir aşk serüvenine sürüklemiyor mu?

Şimdi ben, bir yaz ayında âşık olmuş sevgili okuyucularıma kendimce tavsiyeler de bulunacağım;

*Samimiyet: İnsanlar arasında sağlam köprüler oluşturan en etkili anahtar. Bu yüzden hoşlandığınız, sevdiğiniz ya da âşık olduğunuz insana karşı samimi olmalısınız diye düşünüyorum. Bunu okurken, ‘’Samimi davranayım da hemen şutlanayım’’ diye düşünen insanlar varsa eğer bu ön yargının sebebi nedir? Diye sormak isterim.

*Doğallık: Tanıdığım bir hatun ile nişan alış verişine çıkmıştık. Ellerimizde dünya’nın poşeti, yağmur altında sırılsıklam olan bedenlerimiz ve açlıktan davul-zurna çalan midelerimize rağmen, sevgilisinin gelip sizi alayım isteğini reddeden bu hatunun gerekçesi şuydu; ay şimdi yüzümde gram makyaj yok, üstüm başım çok salaş…  Şu saçlarımın haline bak. Beni bu halde görmesini istemiyorum! Sanırım bu hatun, sabahları kocasından önce uyanıp; süslenip püslendikten sonra tekrar yatağa girecek.  Allah kolaylık versin ne diyelim.
Erkekler de doğallık konusu üzerine fazla düşünmeye gerek görmüyorum ben. Zaten geneli bir takım davranışlarını sergilerken yeterince doğal olabiliyor J (Geğirmek, yemek yerken ağız şapırdatmak, istediği herhangi bir şey de ısrarcı olmak v.s gibi)

*Aidiyet;  Size bir şey söyleyeyim mi, kafamızda deli gibi planlar çizip duruyoruz. O öyle yaparsa ben de şöyle davranırım, gelmezse umursamam. Aramazsa aramam. Unuturum gider v.s. Sanırsın düşman taarruza geçecek! Biz de bir kurmak üstüne kurmak havası. Ama çok beklersiniz. Kalbiniz bir kere çarptıysa raydan çıkmışsınızdır artık. İyi si mi ilişkinizi sahiplenip, olayların gelişme örgüsünü zamana bırakın derim. (Sevdiği insanı kendisine ait hisseden biri karşılık göremiyorsa, toplumsal olarak ayıpladığımız kişi, aidiyet hissinden kaçan nankör sevgilidir)

*Anı kaçırmamak; Aşkın bir programı olur mu hiç canım? Sen plan program yaparken bir bakmışsın koca yaz geçivermiş. Aşkı yanında bulunca, duygularının götürdüğü yere gideceksin! Nokta.

*Eğlenceli olmak; Öyle her şeye gülmek, hoplayıp zıplamaktan bahsetmiyorum. Mesela bir parkta, insanları kıskandıran eğlenceli çığlıklar atmayı da bilmelisin, sevgilin gazetesini okurken, onunla muzipçe uğraşmayı da. Bu işin dozunu ayarlamak sana kalmış, lakin triballikten kaçınmak her bünyeye iyi gelir.

*Güvenmek:  Önce kendinize ve hemen akabinde sevdiğiniz, âşık olduğunuz insana. Kimse kusura bakmasın ama kendinize güveniniz yoksa eğer kuyruğunuzu kıstırıp oturun, oturduğunuz yere.  Aşkta ön yargılardan kaçınmak ve sevgilinizi –biraz- tanıyana kadar ona güven duymanız şart ve şarttır.

Ve en önemli şey, aşkın aranıp da bulunan bir şey olmadığına inanmak. Kısmetten öteye köy mü var! Hayatımda biri olsun; şöyle güzel zamanlar geçirelim,  vay efendim acı çekecek bile olsam illa ki bir sevgilim olsun şeklindeki fikirlerden kurtulun hemen! Aşkın büyüklüğünü öldürmemeli insan, önünüze gelenle, dur şuna bir şans vereyim diye vakit kaybederseniz; yorulan ruhunuza bir rota tutturmak zor olur sonra.

Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum:

Bazen yüreğin, dünya’nın hiçbir yerine sığmayabilir.

12:06 Unknown 0 Comments












O çok sevdiğin ülke,
Bir yaz akşamında en sevdiğin sahil kasabası,
Elinde en sevdiğin kitap,
Kulağında en sevdiğin müziğin ritmi,
En değer verdiğin insanların yanı,
Yüzünü boynuna gömdüğün masum bir bebeğin yanı,
Çilek tarlası,
Ay çiçeklerinin tam ortası,
Aylaklık zamanı,
Yatağın,
Alış veriş, kuaför,
Şamata ve hatta gürültü,
Bir meyve ağacının dalları…
Nerede ve kiminle, nasıl olursan ol işte.
Huzur, aranıp da bulunan, bulunduğunda paketlenip saklanan bir şey midir bilmiyorum ama, kısa bir süre için bile onu kaybetsen; yanın-yönün –fikrin değişiveriyor. Sonra bir bakıyorsun, en yakının en uzak, en sevdiğin en yabancı oluvermiş.
Seni uyarıyorum;
Kalp ya bu; bazen yüreğin dünya’nın hiçbir yerine sığmayacak. 
Üzgünüm!
Geçer ya da kalır bilemem ama iyisi mi sen, alışmaya bak.

Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum:

Sen; sen ol. Ben de ben, kalayım!

12:23 Unknown 0 Comments


Bir şekilde hayatlarımızı sürdürmeye çalışıyoruz, zaman zaman kendimizin zaman zaman da başkalarının zaaflarını merak ediyoruz hem. Öğrenmek istiyoruz aslında, merak değil de keşif diyelim şimdilik biz bu düşkünlüğümüzün adına. Herkes aynı değil çünkü, biliyoruz. Ne tip olarak ne de huy olarak birbirimizle alakamız yok. Oysa insan insana benzer derler. Ama bir bakıyoruz; zevklerimiz, renklerimiz, hislerimiz, tarzlarımız ve heveslerimiz birbirinden çok farklı. Rengarengiz, sanırım. Bir sepetin içine itinayla yerleştirilen, birbirinden farklı renklere boyanmış, desenleri başka başka paskalya yumurtaları gibiyiz…
 
Peki, neden farklıyız?
 
Sebep basit, üzerinde uzunca düşünmeye gerek yok aslında. Aynı olsaydık eğer, konuştuğumuz, yarıştığımız, paylaştığımız insanlar olmazdı, etrafımızda. Hepimiz aynı takımı tutsaydık, aynı şarkıyı sevseydik, aynı lezzet karşısında eriseydik… Aynı adama ya da kadına aşık olsaydık… Halimiz duman olurdu. Şimdi fark ettim, gerçi bizler aynı olsaydık bile şekiller ve isimler aynı olmazdı. Basit bir kuralı var dünyanın; değişkenlik ve farklılıklar mutlak. Bilirsiniz, aynılık renk vermez. Sıkıntı ve bıkkınlıktan başka bir duygu katmaz, insan ruhuna. Evet bu gerçeği alenen biliyoruz biz.
 
Fakat yine de,
 
Birbirimizi anlamıyoruz artık. Farklılıklarımız bizi yoruyor. Aynı takımı tutmayan, aynı partiyi desteklemeyen, aynı şarkıyı beğenmeyen arkadaşlarımızı kırıyor, kavga ediyoruz. Tercihleri yüzünden saygı duyamıyoruz insanlara, çoğu zaman. Ama hep aynı terane var dilimizde, aynı yalan:
 
‘’Saygı duymak lazım’’
 
Dilimiz, Güzel bir maç oldu tebrikler, derken… İçimiz, Siz hakemlere dua edin, yoksa zor alırdınız o maçı, diyor.
 
Dilimiz, Demokrasi denilen bir şey var arkadaş, tabii ki tercihlerimiz aynı olmadığında birbirimizi anlayacağız, derken...
 
İçimiz, Gerizekalı mıdır nedir, her şey ortadayken gerçeği nasıl görmez, anlamıyorum diyor.
 
Ama… Herşeye rağmen saygı duyuyoruz.
 
                                                                    * * *
 
İstasyonda oturmuş, gizlice insanları izlerken düşünüyorum tüm bunları; ifadeleri, mimikleri, ses tonları, bakışları, göz renkleri, giyisileri farklı insanları izlerken… Tüm özellikleriyle birbirinden farklı olan insan manzarası, öylece duruyor karşımda. Eller, kollar, sözler… Bunlar gizliyor, kalplerine ve zihininlerine düşürdüklerini ama, yüzlere özgü bir ifade vardır ya hani, gözlere yapışıp kalan gerçeğin okunurluğu, bir o gizlemiyor insanı, ne var ne yok ele veriyor. Şehrin insanı, diyorum ne garip. Yeryüzünün melek ve şeytanlarıyız, diyorum. Bir istasyonda oturmuş, gizlice, onları izliyorsam eğer, aynı anda; iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini karşımda bulabileceğimi düşünüyorum.
 
Yine uzadı. Aynı olamayacağımız gerçeğiyle yüz yüzeyken, birbirimizi üzmeyelim diyeceğim ben.


Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep! 

0 yorum:

Düşün; hayal et, İste; dua et

18:01 Unknown 2 Comments



Selam, 
Şöyle düşünüyorum; çoğumuz, düşün düşün, hayaldir işin :) kısmındayız her şeyin. Mana da istemediğimiz ve hatta hak etmediğimiz halde her şeyi düşünüp, hayal ediyor ve illa olsun istiyoruz. Ki düşünün, hak etmeyince bir bardak su bile vermiyor bu devrin insanı, bir başkasına. Tabii ki her fikir, bir hayal ile gelişir. Ben bu yazıda, işin manevi kısmını kovalayacağım. Bence insan, düşünüp hayal etmekten ziyade, isteyip dua etmeli. Ve yaşarken, şu şeyi asla unutmamalı...                                              
(O şey yazının sonuna saklı)

Şimdi, hayatımın son beş yılına şöyle bir bakmak isterim;

* Her ne kadar tatmin edici olmasa da, bir işim var ve bu işi hayal ederek elde etmedim. Burada olmayı hak ettiğime inanıyorum ben. Sen ister inan, ister inanma ama bu hak ediş istemek ve dua etmek ile alakalı.

* Eğitim hayatım bilmem kaç küsür yıldır sürüyor; hayal ettiğim değil, istediğim aşamadayım şuan. Dualar kalıcı olmasa, her an bir yerlerde lastik patlayabilirdi. (Staj sürem konudur, burada)

* Aşk hayatım mükemmel; sevdiğim adam yanımda olduğu sürece, Dünya'nın her türlü haline kafa tutabilirim.  Onunla yaşayacağım güzel yarınlar istiyorum, ve bunu isterken hayal değil dua ediyorum. Ve onu istediğimi anladığım gün; hayal değil dua ettim.

* Arkadaşlıklarım, dostluklarım, eş-dost ilişkilerim tam kıvamında, çünkü onlar hayatımda kalsın diye duacıyım hep.

* Ailemden razıyım, onlarda benden razı olmalı ve bu tablo hayal ederek çizilmedi, gençler.

Ve şimdi size az önce bahsettiğim şu sözü söyleyeceğim. Yaşadığınız sürece kulağınıza küpe edeceksiniz ama;

Allah'a şükretmek ile başa gelene sabretmek arası bir yerdir, hayat.

İnsan kaderini bile hak etmeli, değil mi?

Dipnot: İyiliğinizin duacısıyım, dostlar.

Muhabbetle,

İmza: Sizin Zeynep.

2 yorum:

Sözü öz, Gönlü bir Kanka Meşrepli Olmanın Kuralları.

15:26 Unknown 2 Comments


Oturdum. Büyük bir ciddiyetle hayatımda yer verdiğim, hayatımın şu en yoğun döneminde kendimden çalarak onlara zaman ayırdığım insanları düşündüm. Onlarla olan iletişimim, görüşme sıklığım, etrafımda görmeyi istediklerim, telefon ile aradıklarım, telefon ile bana ulaşanlar, görmeyince özlediklerim, görmedikçe özleyenlerim, birlikte zaman geçirmekten keyif aldıklarım, birlikte zaman geçirirken keyiflendirdiklerim… Düşündüm de düşündüm. Netice şu çıktı; çoğu esaslı kişiler ve Kanka meşrebinden sayılan insanlar. Lakin ben, Kankalığı bir kişiyle sınırlamaktan yana değilim.(Can dost kavramından bahsetmiyorum ama o zaten sayıca bir ya da iki olarak kalır hep)
Hatta bu Kankalık konusunu biraz daha genişletmekte fayda gördüm. Çünkü bir şeye ‘’Kanka’’ dedik mi, ne hikmetse onu sevebilitemiz artıyor.  Mesela, diyet yapan bir insan bir süreliğine sebzelerle ya da ne bileyim kalorisi düşük gıdalarla Kanka oluyor. Ya da bir şeker hastasını düşünelim, ömür boyu kullanmak zorunda olduğu ilaçlarıyla Kanka oluyor kendisi. Veya aşka karşı kapılarını kapatmış bir insan düşünelim, Kankası tabii ki kendi yalnızlığı olan…
Söylediğim gibi, uzuuuunncaaaaa düşündüm ve o vakit gereksiz yere yanımda tuttuğum herkes OUT'a çıkıverdi. Yalnız kendi namına herhangi bir menfaat sağlayacağını bildiği zamanlarda arayan, yüzüme gülerken arkamdan, yok yok yanımdan yanımdan kuyumu kazan, yanımdayken ‘’Ah canım’’olup köşeyi döner dönmez kıçı başı oynayan, kendi canı istediğinde arayıp; iyi-kötü zamanlarımda ihtiyacım olduğu halde benimle olmak fırsatını kaçıran, bencil, aksi ve nankör kim varsa az önce de söylediğim gibi OUT ‘a çıkarılmakla ödüllendirildi. Böylece kalan sağların çoğu, benim için mühim kimseler oldu. (Bu söz, sonradan kazanılan mühimlik olarak değil, katma değer yaratan mühimlik olarak düşünülsün lütfen)  

              Tüm bunlardan yola çıkarak şu kuralları düşündüm:

Sözü öz, gönlü bir Kanka meşrepli olmak için yapılmaması gereken bazı davranışlar olmalı. Aşağıda vesaireler ile çoğaltabileceğiniz birkaç örnek mevcut. 

  1. Hiçbir davetinize katılmayıp, kendi canı istediğinde arayan; sırf yalandan ‘’Canım çok özledim mutlaka görüşelim’’ ayaklarına yatan o hainin meşrebi kankalığa uymuyor. Bu sebeple kendisini jet hızıyla out’a çıkarıyoruz J
  2. En sevdiğiniz kitabınıza bir yıl boyunca el koyan, istediğinizde vermeyen ve sonra tesadüf bu ya onun bir kitabını beğenip ‘’Şunu alabilir miyim’’ diye sorduğunuzda ‘’Aa, önce kendim okumadan kimseye kitap falan veremem ‘’ diyen bencilin kumaşı da kankalık meşrebine uymuyor. Bu sebeplen o da jet hızıyla out’a çıkanlar arasına girmeye hak kazanıyor J
  3.  Yine en sevdiğiniz eşyanızı, laf da ödünç olarak alan fakat uzunca bir süre geri getirmeyen; siz geri istemeye utandıkça sahiplenen ve bir gün canı çıkmış bir halde geri aldığınız; çantanız, tişörtünüz, elbiseniz v.s emanet edilen kişi tarafından pejmürde bir halde size dönüyorsa… Sevinçle söylüyorum ki, emanete hıyanet eden o hıyar/hıyariçe de out’a çıkmaya hak kazanıyor J
  4. Eski erkek/ kız arkadaşınızın dibinden ayrılmayan, sizin asla görüşmediğinizi bildiği halde -acayip bir hevesle- karşı tarafla görüşmeyi sürdüren, bir yerlere gidip bir şeyler içen, kısacası tüm art niyetiyle ortak bir zaman dilimi yaratmak konusunda başarılı; arsız hatun ya da bay kişisini de out’a göndermeliyiz.  Böyle yapmayıp da başka ne yapalım, sen söyle benim canım okur?  J
  5.  Sizin bir kalemde silip attığınız eski bir arkadaşınızla o hala görüşüyor ve zırt pırt sizden ona, ondan size laf taşıyor ve şu mübarek cümleyi ‘’Dedikodu yapıyor olmak istemem ama’’ diline pelesenk ediyorsa; en sağlam bir şekilde topa vurup, bu ikiyüzlü kişiyi de Kankalık meşrepli olmanın dışında bırakıyoruz.

Çok sevdiğim bir laf var; doğru olduğuna inandığın bir şey aklına geliyorsa, yap! Hadi şimdi sizde, bunlar benim için doğru seçimler dediklerinize bir şans verin ve hatta onlar için hayatınızda daha geniş yer ayırın. Bir de Kankalık meşrebini paylaştığım tüm dostlarıma söylemem gereken bir şey var; Sizleri seviyorum J

Muhabbetle,
İmza:  Sizin Zeynep.

2 yorum:

Ve Penti, varım diyooooorrrr!

14:05 Unknown 0 Comments




Siz çok sevgili Penti sever genç ve yaşlı hanımlar!
Öncelikle, bugünün yazı konusu lönk diye aklıma düştüğünden ve iş yerinde bulunduğumdan ötürü, çorap çekmecemi fotoğraflayıp sizlerle paylaşamayacağım için çok üzgünüm.
                                                          
Cumartesi günü satın aldığım, kalın tabanlı Penti pantolon çoraplarımı giyinişim itibariyle, bu yazıyı yazmalıyım diye düşündüm ama hafta sonu bir türlü vakit bulamadığımdan bugün elimdeki materyalleri de kullanarak konuya bodoslama dalıyorum.
Resimde gördüğünüz Penti Konfor Klasik Pantolon çorabı -benim gibi- çorabı ayağına giyer giymez parmak ucunu delen, ne bileyim tabanının herhangi bir yerinden çorabı kaçırmayı başaran her kadın için fazlaca ideal bir ürün. Ben bu ürünü henüz keşfettiğim için çok pişmanım ve hala kullanmayanınız varsa eğer acilen denemesini tavsiye ediyorum.
Bunun dışında, bu kış zevkle giydiğim renkli ve desenli çoraplarım ben ve çevremdeki insanlar tarafından çokça sevildiler. Malumunuz olduğu üzere kış aylarında, elbise, etek giyinmeyi seven hanımlar için çorap; kıyafetin en önemli tamamlayıcısı olabiliyor. Ben de bu ayrıntıyı büyük bir özenle değerlendirdim J  Bkz. Penti renkli çorabımdan örnek bir fotoğraf aşağıdadır.
 

Veee son olarak Penti; çorap giyinmeyi sever hanımlar için yaz kullanımına uygun olan 2 değerli ürün daha geliştirmiş. Penti Yaz inceliği ve Penti Yok Gibi. Ve sıkı durun, asıl bombayı şimdi patlatıyorum; Penti Yok gibi çorabının en önemli özelliği, en çok talep edileceğini düşündüğüm yanıysa parmak ucu dekoltesi J Düşünsenize, artık açık ayakkabı giydiğimizde ojelerimizin rengi gayet net bir şekilde görünecek ya da hem çorap giyip hem de parmak arası terlik ve hatta parmaktan geçirmeli sandalet kullanabileceğiz. Yuuuupppii diye bağıran, sevinçten gözyaşları döken hanımlar, seslerinizi duyabiliyorum J                                          
Güzel günler de karşılaşalım, olur mu?











Selamlar,
İmza: Sizin Zeynep.



0 yorum:

Yeşil Çay Candır.

16:08 Unknown 0 Comments


Selam,
İşte tam bu saatler de şeytan, işi gücü bırakıp benimle oynaşır. Nasıl mı? Hemen anlatıyorum. Efendim neymiş en sevdiğim şey olan Brownie Instense ‘i de yiyemeyeceksem niye yaşıyormuşum? Şu pis Şeytan defolup gitsin diye türlü sebepler aradım. Her seferinde ona kanıp, elimi çekmeceye uzattım ama ve o an ile buluşarak Brownie hazzına ulaştım. Lakin bu sefer başka; biz kadın milletini bilirsiniz. Konu sevdiğimiz kıyafetlere gelince iş bambaşka olur hep. Ben de elim çekmeceye gitmeden hemen önce kendime, geçen yaz benim için küçük bir servet olan bir tutar ödeyerek aldığım Park Bravo tulumumu hatırlattım. Ya içine giremezsem.. Sorusu daha zihnime düştüğü an Şeytan, kuyruğunu (Bazı tasvirlerde Şeytan uzunca bir kuyruğa sahiptir ya, aklıma o geldi) kıstırıp gidiverdi.
Ben de herhangi bir şey yemek yerine, en sevdiğim Yaseminli Yeşil Çay’a sarıldım. Poşet çayın pratikliğine alışmama rağmen yakın bir zamanda edindiğim French Press’im de sevgilimin aktardan aldığı yeşil çayımı hemen tazecik demleyiveriyorum.  
Benden söylemesi, aklınıza düşsün düşmesin Yeşil Çay tüketimine bir el atın.
Not: Yeşil Çay’ın faydalarını bir sıralayayım dedim ama öyle çok ki üşengeçliğimden size sadece şunu söyleyeceğim; yeşil çay en etkili Antioksidan imiş. Bunu bilmeniz yeterli bence J
Not 2: Peki tamam, üşenmeyip bilmeyenler için Antioksidanı da açıklıyorum, ancak açıklama öyle tıbbi terimler içeriyor ki yorumu siz sevgili çok akıllı okuyuculara bırakacağım J


 Vikipedi şöyle diyor ;
Antioksidan veya yükseltgeme önleyici, yağların otoksidasyonunu yavaşlatan madde. Canlılarda, kimyasal süreçler (prosesler), özellikle oksitlenme, serbest radikallerin oluşmasına neden olur. Yüksek derecede reaktif olan serbest radikaller farklı moleküller ile kolayca reaksiyona girebilir ve böylece hücrelere, canlıya zarar verebilir. Antioksidanlar serbest radikallerle reaksiyona girerek (onlarla bağ kurarak) hücrelere zarar vermelerini önler. Bu özellikleriyle hücrelerin anormalleşme ve sonuç olarak tümör oluşturma risklerini azalttıkları gibi, hücre yıkımını da azalttıkları için, daha sağlıklı ve yaşlılık etkilerinin minimum olduğu bir hayat yaşama şansını yükseltir.


     Muhabbetle,                                                                                                                                                        
İmza: Sizin Zeynep!



0 yorum:

Fetih 1453 Üzerine.

13:51 Unknown 0 Comments




Fetih 1453:

Tabii ki sonunu bildiğimiz; Siyasi/ Tarihi ya da adı her neyse, bir olay üzerine bir film çekiliyor ve insanlar sonucunun ne olduğunu bildiği bu olayı görsel olarak izlemek, ya da olaya duygusal açıdan bakmak, ya da öylesine hisler besleyerek izlemek üzere, sinema salonlarına koşuyor. Ama bir takım insanlar, basit bir filme türlü manalar yüklüyor ve sonra da kendi yükledikleri bu manaların yemi oluyorlar. Neymiş, sürprizler ya da yenilikler falan bekliyorlarmış.(Tuhaf) Üzerine bir de, filmi öldüresiye yermiyorlar mı?
Az önce filmden sürpriz beklediğini fakat aradığını bulamadığını söyleyen insan, az sonra şöyle diyor: Filmin başı ve sonu sürprizlerle dolu! (Ahara, sanırım sürpriz ve sürpriz birbirinden farklı şeyler) Bence film, gayet güzel bir yerden başlıyor; genel olarak bilindik ve duyulduk bir söz kullanılarak başlanmış. Bundan yıllar önce ben, bir Tarih kitabında Peygamber Efendimiz’in İstanbul’un Fethi üzerine söylediği o malum sözü, okumuştum. Şimdikiler hiç duymadı herhalde.  Hem filmin bu şekilde başlaması insanları neden rahatsız etsin, anlamıyorum. Sonuçta bu bir film –her film gibi- mutlak bir gişe derdinde. O yüzden, bir film olduğunu unutup abartmamak lazım.  Ama sonuna gelince evet, mesela filmin son sahnesi bende de biraz saçma olduğu fikrini uyandırıyor. Koskoca Fatih tek başına girdiği Ayasofya da -kendi çocuğunu bile ancak savaşa giderken kucaklıyor –[(Film de böyle tabii, gerçek de Fatih’in evlat sevgisini ne şekilde gösterdiğini şahsen bilmiyorum)] elin sarı kızını hemencecik bağrına basıyor ve halka gülücükler saçarken şöyle sesleniyor;  Korkmayın, bu topraklar da artık kardeşçe yaşayacağız… (Tam olarak hatırlayamasam da, söylediği böyle bir şeydi ki zaten bu da Osmanlı’nın fetih politikalarındandır. Halkı, dinsel açıdan özgür kılmak…)
Devam edelim;
Film ile ilgili özellikle, Hollywood filmlerinden araklanan bir kolâj olduğu yönünde kuvvetli söylentiler var. Bu film; varsın, Yüzüklerin Efendisi ya da Cesur Yürek ya da Cennetin Krallığı ve hatta Truva filmlerinden araklama sahneler içersin (Ki bu zamanın insanları buna esinlenme diyorlar, hatırlatırım)  Varsın Ulubatlı Hasan, düşmana karşı taarruza geçerken bir Mel Gibson edasıyla kılıç sallasın ama, ben merak ediyorum, şu bizim kendini film eleştirmeni sanan halk insanımız, yazarımız çizerimiz v.s nasıl bir savaş tekniği bekliyor? (Genel eleştiriler bu konu üzerine olunca, insan illa düşünüyor; acaba bizim yeniçeriler kılıcı tersten mi tutsalardı?)
Neyse, hiç istemediğim halde şimdi bende, o eleştirmen halk insanı tribine girdim. Filmi beğendim. (Özellikle görsel olarak) Tabii saçma bulduğum, hatta neden böyle ki deyip kızdığım noktalar da yok değil. Mesela Koskoca Fatih Sultan Mehmed Han’ın fetih süreci boyunca, depresyonlu davranışlar sergilemesini hiç beğenmedim. Sürekli, Konstantiniye diye hoplayıp zıplayan, yemelerden içmelerden kesilip takıntılı bir ergen gibi davranan,  hele hele karşımda,  kendini odalara kapatıp herkese trip atan bir Fatih bulmayı hayal etmiyordum. Ne bileyim, Fatih’i böyle göstermek kimsenin hakkı değil. Neyse ki ben, bu bir film deyip geçerken –kahramanım- Fatih’i övgüyle anmaktan geri durmayanlardanım.
Mesele filmin genel ve görsel bütünlüğü... İzlenebilir, bu yüzden.

Son bir söz: Şuan, 1 Milyon 400 Bin 351 gişe rakamıyla Recep İvedik filmini tahtından etmiş bulunmakta ve bir ülkenin en çok izlenen filminin Recep İvedik olması var, bir de Fetih 1453 adlı film olması var. Çok şükür, demeli insan.

Son bir not: Bir de filmin Bizans İmparatoru ve kurmayları, amma tribal insanlarmış öyle; şaşalı konuşmalar, embesilce davranışlar falan çok komikti lan. Şayet ki filmde bir taraf olma durumu (Burada kasıt, karşı tarafı ti’ye almak arzusu) ve bu hali eleştiren insanlar varsa eğer, kendimde dâhil onlara şöyle söylüyorum:
 Netice de İstanbul’u aldık mı, aldık. O halde dağılabiliriz, gençler J             

  Selamlar,
İmza: Sizin Zeynep.
                                                                                                                      

0 yorum:

Hikaye: Ben Bir Dilek Diledim, Tanrı Beni Duymadı.

12:54 Unknown 0 Comments



Dört oda ve bir salondan oluşan bu evde; üç kişi yaşıyorduk. Ben, eşim Levent ve annesi Nuray Hanım. Kanser hastalığına yakalanan eşini kaybedip, genç yaşında dul kalan bu kadın oğlunu; dişini tırnağına takarak büyütmüş. Aralarında ki bağı bildiğimden, onları ayırmaya kıyamadım. Nuray Hanım ile aramız, fena sayılmazdı. Frekanslarımızın tuttuğunu söylerdi Levent, her seferinde. Fakat ben, bir süredir bu ikisine katlanamıyordum. Tabii bu durum, yalnızca benim sorunumdu.

O gün, akşam yemeğini yemek üzere masa da toplanmıştık. Levent, tabağımdakileri yemek yerine küçük parçalara ayırarak oyalandığımı görüyordu. Bunu yaparken öfkeli sayılırdım hem. Lastik gibi uzayan büyük bir et parçasını kesemeyince, ağzımdan istemsiz bir küfür çıkıvermişti. Levent, ‘’Şunu yapmayı keser misin?’’ dedi. Ben umursamayıp, tabağımdakilerle oynamaya devam edince henüz yemeğini bitiremeden masadan ayrılıyordu.  O an, Nuray Hanım’ın benden hesap soran bakışlarını üzerimde hissettim. Göz göze geldiğimizde ‘’ Neler oluyor Aslı?’’ diye sordu. Vücudumda ölümcül bir virüs taşıdığımı öğrendiğim günden beri, kendi duygularıma öylesine yoğunlaşmıştım ki… Bu yüzden hırpalamam gereken kişinin Levent ya da Nuray Hanım olmadığını çoğunlukla  unutuyordum. Kimse’nin üzülmesini istemediğime emindim, ama. Bu yüzden sakin olmayı denemem gerekiyordu. Nuray Hanım’ın yüz ifadesini incelerken omuz silktim, sanırım bunun anlamı ‘’Üzerime gelinmesini istemiyorum’’ demek oluyordu.‘’ Biraz yorgunum, benim için bir iyilik yapıp masayı toplamak ister misiniz?’’ diye sordum. Beni anlamış olacaktı, ‘’Tabii ki Aslı, sen dinlenmene bak’’ dedi.

Evin en küçük odası ortak çalışma odamızdı. Levent ile son zamanlarda karşılaştığımız tek yer olan bu küçük odaya girerken, orada olduğunu bilmiyordum. Yine, hastalığımı öğrendiğim o günden beri onunla aynı odayı paylaşmıyor, sıkıcı bahanelerimi kendime arkadaş ettiğim uzun ve yalnız geceleri çoğunlukla uykusuz geçiriyordum. Günden güne uzaklaşıyordum, kendi küçük ailemden. Çoğu zaman göz önünde olmamak için erkenden odama çekilirdim. O, her gece odama gelip saçımı okşarken, ben, uyku numarası çekerdim. ‘’Üzgünüm, burada olacağını bilmiyordum’’ Okuduğu kitabın bir sonraki sayfasını çeviren Levent,  masanın üzerine bırakarak ayağa kalktı. Bana doğru gelirken samimiyetle gülümsüyordu.
‘’Özür dilerim Aslı, son zamanlarda sana hiç vakit ayıramadım.’’ Ah Levent, nasıl oluyorda beni üzmemek için oyunlarıma ortak olursun diye iç çektim. Aramızdaki uzaklığa bir suçlu aramamız gerekmiyordu; her şey bizzat sayemde gelişiyordu.

‘’Hayır hayır, aramıza giren mesafeler için sakın kendini suçlama. Çünkü seninle ilgilenemeyen benim Levent.’’  Ne zamandır yapılması gereken bu konuşma, ona kıskıvrak yakalanmamla birlikte başlıyordu işte. Şimdi burada durup onu dinlemeye mecburdum. ‘’ Sana söylemek istediğim bir şey var Aslı. Bir ay için işlerime ara verebileceğimi düşündüm ve birlikte çıkacağımız güzel bir tatil planladım. Bu ikimize de iyi gelecektir.’’ Sesinde ki kırgınlığı anlamamak, ahmaklık olurdu. Levent: Bu ikimize de iyi gelecektir derken, aslında; bu ikimize de iyi gelmeli, demek istiyordu. Bu kırgın tınıyı umursamadım, bir süredir düşündüğüm şeyi artık ona da söylemeliydim.

‘’ Aslında ben, yakın bir tarihte boşanma davası açmamız gerektiğini düşünüyorum.’’ Az önce Levent’in gözlerinde gördüğüm ışık, bir an için kayboldu. Bir dakika sonra ağlayacakmış gibi yüzüme bakarken, yorgun görünüyordu. Sesi titreyerek, sordu. ‘’ Bu da ne demek oluyor Aslı?’’ Sustum, bakışlarımı kaçırmak şuan yapabileceğim en iyi şeydi. Sessizliği bozan o oldu. ‘’Bak tatlım, yaşadığın şey her neyse acını içine gömdüğünü görebiliyorum. Eğer sorun yine çocuk meselesi…’’ Cümleye devam etmesine izin vermedim. ‘’ Lütfen Levent, yeniden o konuya dönmek istediğimi hiç sanmıyorum.’’ ‘’O halde neler olduğunu bana hemen açıklar mısın?’’

Pencerenin kenarında ki koltuğa oturmuş, dışarısını görmeye çalışıyordum. O sırada bir yıldızın, parlak bir çizgi çizerek kayıp gittiğini gördüm. Annem’in yıldızlarla ilgili sözlerini hatırladım: Havanın açık olduğu bir gece de gökyüzünü izliyorsan eğer hızla aşağıya inen o parlak çizgiyi görme şansın var demektir. O sırada mutlaka bir dilek dilemelisin, Aslı.

 ‘’Aslı, beni duymuyor musun?’’ Levent’in yorgun yüz ifadesine baktım, tekrar. O an bir dilek diliyordum. ‘’Evet, seni duyuyorum.’’ Dedim. ‘’O halde boşanma kararını almadan önce, evliliğimize bir şans daha vermeni istiyorum. Lütfen bu yolculuğa çıkalım.’’                                                             

                                                  ***

İstanbul’un -insanı melankoliye köle eden- gri, kasvetli havasından kurtulup; Bolu Abant’a doğru yola çıkıyorduk.  Levent’in bir aylığına kiraladığı; etrafı alçak çitlerle örülü, dağ evine vardığımızda hava yeni kararıyordu. Aracı, eve ait park alanına çeken Levent ‘’İşte geldik’’ diyerek -yüzüme uzunca bakıp- neşeyle gülümsedi. ‘’Ee burayı nasıl buldun?’’ İlkbaharı burada karşılayacak olmamız ne güzeldi. Bunun yanı sıra ev gerçekten de bir harikaydı. Fakat tüm bunları, şimdilik bir kenara koymam gerekiyordu, çünkü ruh halim, doktorumdan gelecek iyi bir habere bağlıydı. ‘’Bu yer tahmin ettiğimden çok daha güzel’’ dedim. ‘’Hadi inelim artık.’’ Bahçede bir süre durup, etrafa bakındık. Bu yer, yeşilin en güzel tonlarını sahiplenmişti. Ben, evin verandasına doğru yürürken Levent de beni izliyordu. Paltosunun cebinden çıkarttığı anahtarı kapı kilidine sokarak, kilidi sağa çevirdi. İçeri girdiğimizde hemen ışığı yaktım. Evin içinde kısa bir tur attık. İki geniş odası, şömineli büyük salonu, tuvaleti, banyosu ve modern mobilyalar ile döşeli olan bu evin en güzel yanı; Abant gölü‘ nü gören mutfağıydı.

‘’Beğendin mi?’’ diye sordu, Levent.  Arka arkaya tekrarladım‘’ Her şey gereğinden fazla güzel’’. Hatta daha iyimser olmam gerektiğini düşünerek ‘’ Buraya gelmeyi iyi ki kabul etmişim.’’ Dedim. ‘’ Evet, burası ikimize de iyi gelecek’’.  ‘’Acıktın mı?’’ O bunu sorarken, kollarımı göğsümün altında birleştirmiş, etrafa bir göz atıyordum hala. ‘’Üşüdüm’’ dedim, titreyerek. ‘’Küçük bir sorunumuz var’’ Dedi ‘’ Alışverişe çıkmamız gerekiyor ve bir de şömine’ye atacak bir kaç odun bulmalıyım.’’ Kahkahalarımız birbirine karışırken, Levent sıkıca boynuma sarılıyordu. Bu yer de geçireceğimiz güzel anları düşlüyordu, belki de. Böylesine samimi olduğumuz anları çok özlediğimi fark ettim. ‘’ Senden daha iyi bir organizasyon beklerdim Levent. En azından alışveriş yapmak gerektiğini unutmayacağını sanıyordum’’ Dedim. Yüzüme baktı. ‘’ Merak etme sevgilim, seni ne aç bırakırım ne de soğukta uyuturum.’’ Ellerim hala göğsümün altında birleşikken bir koltuğa yerleştim. ‘’ Burada seninle olmaktan dolayı çok mutluyum’’ Dedim. ‘’Ben de öyle’’ dedi dışarı çıkarken. Beni duyamayacağını bildiğimden arkasından şöyle mırıldanıyordum ‘’ Burada, senin yanında olmak beni çok mutlu ediyor. Çünkü bu yer, seninle birlikte geçireceğimiz güzel günlerin sonuna geldiğimizi hissettiriyor bana. Yüreğimde bir delik var; hissettiğim bütün güzel şeyler, o deliğin içine akıyor .’’

                                                              * * *

            Nisan ayının ilk günlerindeyiz; uyandığımda vücudumu her zamankinden daha yorgun hissetsem bile, günden güne artan ağrılara katlanmak zorundayım. Yatağın sol tarafına döndüğüm an Levent’e günaydın demeye hazırlanıyorum fakat o yanımda değil. Odada yalnız olduğumu anlayınca tuhaf bir korkuyla sarsılıyor, ruhum. Hemen ayağa fırlayıp, sabahlığımı üzerime giyiniyorum. Aşağı kata indiğimde vücudum gevşiyor. Salon sıcacık. Levent, diyerek birkaç kez seslenmeme rağmen bir cevap gelmiyor. Ancak mutfağa girdiğimde onu görüyorum; kucağındaki odunları dikkatle taşırken, pencere kenarından bana gülümsüyor. ‘’Günaydın, iyi uyudun mu?’’‘’Evet, gayet güzel bir uyku çektim’’ derken yalan söylüyorum. Gece’nin tümünde göğsüm ağrımış, öksürüp onu uyandırmayayım diye yatağın içinde şekilden şekile girmiştim. Levent kucakladığı odunları şöminenin kenarına bırakınca, mutfağa dönüyoruz. Abant Gölü’nün eşsiz manzarasına karşı hazırladığı kahvaltı masası harika görünüyor. Onun bu ilgisi karşısında ezildiğimi hissederken, artık iyice hırpalanan ruhum tuhaf bir öfkenin esiri oluyor. Ses tonuma bir ayar çekmeyi beceremiyorum bu yüzden. ‘’Alışverişe birlikte gideriz sanıyordum’’ ‘’Hem biraz etrafı gezmiş olurduk. Beni uykuda bırakıp, kendi başına gezeceğini bilseydim eğer bu yere asla gelmezdim’’. Daha az önce bana gülümseyen bakışlarını deviriyor. Söylediklerim yüzünden hemen pişmanlık duyuyorum. ‘’Özür dilerim, sürekli canını sıktığımın farkındayım.’’  Levent, sırtını duvara yaslayıp ta gözlerimin içine bakıyor;

‘’ Bak Aslı, sürekli özür dilemek yerine bana yardım etmeni istiyorum. Her geçen gün biraz daha başka biri oluyorsun. Mesela ben bugün, yarın nasıl olacağını kestiremiyorum.’’
 O an yüzüne bakmak, ruhuma ardı ardına saplanan kör bir bıçağın vereceği acıdan katbekat daha ağır.
‘’ Ormanda uzun bir yürüyüş yapacağım. Gecikirsem merak etme.’’


O sabahtan sonra işler, daha da kötüye gitmeye başlıyordu. Birbirimizden bağımsızdık artık. Birlikte geçireceğimiz güzel bir tatili hayal ederek geldiğimiz bu yer; Levent için tatilden ziyade bir kâbusa dönüşmüştü. Resmen iki yabancıydık. Bir başına kalmak, kendi seçimim olmasına rağmen neden bu kadar üzgündüm? Levent, günlerini burada tanıştığı insanlarla geçirirken çoğu akşam birbirimizi görmeden uyuyorduk. Ben üst kattaki bir odayı kullanıyordum, Levent salonda uyumayı tercih ediyordu.

Yorulduğumu hissedince, tahtadan yapılmış banklardan birine oturdum. Ormanda kaçıncı kez yalnız yürüdüğümü düşünmek, ne saçmaydı. Niyetim, kim bilir kaç yıldır nefes alıp veren bu ormanı dinlemekti, fakat zihnim ısrarla; on gün kadar önce doktorumdan aldığım maili hatırlatıyordu.

Aslı Hanım, hastalığınızın oldukça ilerlemiş olduğunu size bildirmek zorundayım. Bundan sonrası için pek de iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Tatilden döner dönmez, hastanemize uğrayın lütfen.

Artık kabullenmiştim; akciğer kanseriydim ve muhtemelen fazla zamanım kalmamıştı. İstediğim şeyi elde etmiş biri olarak (Kocamla arama epey sağlam bir duvar örmüştüm) sessizce ölebilirdim. Levent’in, benim bulunduğum tarafa geçmesi artık mümkün değildi. Yapmam gereken son bir şey kalmıştı; nefretini kazandığım adamın, beni terk etmesini sağlamalıydım. Fakat o, direniyor gibiydi. Nuray Hanımı hatırladım tekrar; yüreğindeki acı her daim tazeydi. Gözleri ara ara uzaklara dalıp gittiğinde, kimi düşündüğünü iyi biliyordum. Tüm bunları bildiğim halde, karşılarına geçip nasıl söyleyebilirdim ki: Ben ölüyorum! Levent gayet sağlıklıydı, yaşamına ben olmadan devam etmeyi öğreneceğine emindim.

 Bana yaşadığımı hissettiren bu ormanda, huzur buluyordum. Temiz havayı ciğerlerime çekerken canım acıdı. Hava, keskin bir bıçaktı sanki. Bugün üşüyordum. Yorgunluk, artık alıştığım bir histi. Ormana baktım tekrar, sonra başımı göle doğru çevirdim. Göl de tıpkı orman gibi yeşilimsi bir rengi taşıyordu. O yeşil göl aniden karardı ama, ölümün rengine bürünmüş gibi siyahlandı. Sanki bana, acele etmem gerektiğini söylüyordu. Gözlerimi kapadım, kendimi bir mezarın içinde hayal etmeyi denedim. Ama ölüm; hayali bile zor olan bir gerçekti. Ya da bir an önce kabullenmem gereken tek gerçek… O gece, kayan bir yıldızı gördüğümde, bir dilek dilemiştim. Tanrı beni duymamıştı, ama. Ya da beni çok sevdiğinden bir an önce yanında olmamı istiyordu. Fakat içinde bulunduğum şu durumu, Levent’e nasıl açıklayacağıma dair bir yol göstermeyerek beni üzüyordu da... Ben ölüyorum diyebilmeyi en basite indirgemek, mümkün bir şey miydi?

Birinin ayak sesleri duyuldu. Ürkerek, sesin geldiği yöne doğru başımı çevirdim. Gelen Leventti.‘’ Hava serin. Bir fincan sıcak çayın iyi geleceğini düşündüm’’ Fincanı alırken, sessizdim. ‘’Biraz yürüyelim mi Aslı, hem göl boyunca bir tur atarız.’’ Bu teklif, benimle konuşmak istediğini gösteriyordu. Başımı sallayarak, olur dedim. Yürümeye başlıyorduk fakat sessizdik, öksürmemle birlikte aramızdaki sessizlik bozulacaktı. Öksürük nöbetlerimi gizleyemiyordum, artık. Levent, paltosunu çıkarıp omuzlarımın üzerini örterken ‘’ Sen çok üşütmüşsün Aslı’’ dedi. ‘’ Evet, öyle görünüyor’’ dedim yüzüne bakmadan. ‘’ Sanırım artık eve dönsek iyi olacak’’ ‘’ Ben biraz daha ormanda kalmak istiyorum Levent, kapalı yerler beni daraltıyor.’’ Dedim. ‘’ Aslı, buradan bahsetmiyorum. Yarın İstanbul’a dönsek iyi olacak.’’ Anlaşılan, zaman beni beklemeye razı değildi. Kısacık ama kesin bir cümle ağzımdan taşarken; kalbim zihnimi engellemesin diye, çarpıntılarına direniyordum.

‘’ Seninle İstanbul’a dönmek istemiyorum.’’ Gölün kenarındaydık, geniş bir odun parçası gördüm yerde. Hemen üzerine oturdum. Sanırım artık seni anlıyorum dedi Levent. ‘’Artık beni istemediğin belli. Yanımda olmaya, beni görmeye tahammülün yok.’’ Doğrusu, onun beklemediğim bu çıkışı işime yarayacaktı. Aramıza ördüğüm duvarı, nihayet o da fark etmişti. Konuşmanın devamında, Tanrı’nın bana yardım edeceğini hissettim.

‘’ Doğru’’ diyebildim.‘’ Ama tüm bu saçmalıkların, bir çocuğumuz…’’ Hemen sözünü kestim.  ‘’ Çocuk meselesi üzerine konuşmak istemediğimi biliyorsun. Seni sevmiyorum Levent, hemen bugün buradan gitmeni istiyorum. Bırak da tek başına…’’ Sustum. Bırak da tek başına öleyim diyemezdim. ‘’ Yüzüne bakamıyorum bile… Sevgine tahammül edemiyorum anlıyor musun?’’
 ‘’ Kahretsin’’ Dedi. ‘’Buna ben de katlanamıyorum, artık.’’ Bunu söylerken arkasını dönüp hızlıca yürümeye başlıyordu. Tuhaf bir an’dı, aptalca bir film karesi gibi; eğreti. Ya da bir kara delik; çevirdiğim dolapları yutan bir kara delik.


                                                         ***


 Yarım saat sonra eve dönüyorum. İçerisi karanlık. Şömine’nin önünde oturan Levent geldiğimi anlayıp, yüzüme bakıyor. Şömine’den yüzüne vuran alevler, benimde onu görmemi sağlıyor.

‘’ Çok düşündüm Aslı. Sen haklısın. Aramızda hiçbir bağ yokken, bu evliliği yürütemeyiz. Yarın erkenden yola çıkacağım. İstanbul’a döndüğünde boşanma davasını sen açarsın .’’ Yanına oturuyorum. Şömine’den gelen odun çıtırtılarını dinliyoruz, birlikte. Sonra kalkıp yemek yiyoruz. Her zamanki gibi iştahsızım. Ben masayı toparlarken Levent duşa girmeye hazırlanıyor.‘’Annene selam söyle’’ diyorum. Eğer içinde olduğum bu durumu bilseydi, bana hak verirdi diyor, iç sesim. Yüzüme bakıp ‘’Olur’’ diyor. Odama çıkıp, öylece yatağa giriyorum. Yastığımın kenarına konmuş bir uğur böceği, beni şaşırtıyor. Tüm gün boyunca beni beklemiş gibi... İşaret parmağımı uzattığım an üzerine konuyor. Acı acı gülümsüyorum. Benim bir uğura ihtiyacım yok artık. Ama yataktan fırlayıp tekrar salona iniyorum. Levent’in pijamaları koltuğun kenarında duruyor, hala banyo da demek. Uğur böceğini pijamasının üzerine bırakırken; seni görüp göremeyeceğini bilmiyorum, diye mırıldanıyorum. Ne saçma.



 Sabaha kadar gözümü bile kırpmıyorum. Levent’in de uyuyamadığına eminim. Salonun orta yerinde dönüp duruyor, çünkü ayak seslerini işitiyorum. Hava aydınlanırken, ayak sesleri yön değiştiriyor. Yanıma gelip, saçlarıma dokunuyor bir kez daha.  Uyuduğumu sansın diye hiç kımıldanmıyorum, ben. Ancak birkaç damla gözyaşı yüzümü ıslatınca anlıyorum, ağladığını. O an kalkıp ona sıkıca sarılmayı öyle çok istiyorum ki… Neyse ki bunu yapacak cesaretim yok. Benim hiçbir zaman cesaretim olmayacak.

Git en sevdiğim. Ben bir dilek diledim, Tanrı beni duymadı. Ben olmayacağım ama o senin yanında olsun!

Oda’dan ayrılıyor Levent. Peşi sıra pencereye koşuyorum ben de. Bir de hıçkırmadan ağlamayı becerebilirsem, canım daha az yanacak bu günlerde. Bahçeye inip, aracı çalıştırıyor. Hemen kendimi gizliyorum. Olur da pencereye bakarsa, onu izlediğimi görmesin. Araç, kısa bir zaman sonra gözden kayboluyor. Uzakta bir nokta o artık… Diyorum kendime, elim pencere de… Aslında elim, hemen yüreğimin üzerinde.




                                                                                                                  

            
09.03.2011
İmza: Sizin Zeynep

0 yorum: