Dört
oda ve bir salondan oluşan bu evde; üç kişi yaşıyorduk. Ben, eşim Levent ve
annesi Nuray Hanım. Kanser hastalığına yakalanan eşini kaybedip, genç yaşında
dul kalan bu kadın oğlunu; dişini tırnağına takarak büyütmüş. Aralarında ki bağı
bildiğimden, onları ayırmaya kıyamadım. Nuray Hanım ile aramız, fena
sayılmazdı. Frekanslarımızın tuttuğunu söylerdi Levent, her seferinde. Fakat
ben, bir süredir bu ikisine katlanamıyordum. Tabii bu durum, yalnızca benim
sorunumdu.
O
gün, akşam yemeğini yemek üzere masa da toplanmıştık. Levent, tabağımdakileri yemek
yerine küçük parçalara ayırarak oyalandığımı görüyordu. Bunu yaparken öfkeli
sayılırdım hem. Lastik gibi uzayan büyük bir et parçasını kesemeyince, ağzımdan
istemsiz bir küfür çıkıvermişti. Levent, ‘’Şunu yapmayı keser misin?’’ dedi. Ben umursamayıp, tabağımdakilerle oynamaya devam edince henüz yemeğini
bitiremeden masadan ayrılıyordu. O an,
Nuray Hanım’ın benden hesap soran bakışlarını üzerimde hissettim. Göz göze geldiğimizde
‘’ Neler oluyor Aslı?’’ diye sordu. Vücudumda ölümcül bir virüs taşıdığımı
öğrendiğim günden beri, kendi duygularıma öylesine yoğunlaşmıştım ki… Bu yüzden
hırpalamam gereken kişinin Levent ya da Nuray Hanım olmadığını çoğunlukla unutuyordum. Kimse’nin üzülmesini
istemediğime emindim, ama. Bu yüzden sakin olmayı denemem gerekiyordu. Nuray
Hanım’ın yüz ifadesini incelerken omuz silktim, sanırım bunun anlamı ‘’Üzerime
gelinmesini istemiyorum’’ demek oluyordu.‘’ Biraz yorgunum, benim için bir
iyilik yapıp masayı toplamak ister misiniz?’’ diye sordum. Beni anlamış
olacaktı, ‘’Tabii ki Aslı, sen dinlenmene bak’’ dedi.
Evin
en küçük odası ortak çalışma odamızdı. Levent ile son zamanlarda
karşılaştığımız tek yer olan bu küçük odaya girerken, orada olduğunu bilmiyordum.
Yine, hastalığımı öğrendiğim o günden beri onunla aynı odayı paylaşmıyor,
sıkıcı bahanelerimi kendime arkadaş ettiğim uzun ve yalnız geceleri çoğunlukla
uykusuz geçiriyordum. Günden güne uzaklaşıyordum, kendi küçük ailemden. Çoğu zaman
göz önünde olmamak için erkenden odama çekilirdim. O, her gece odama gelip
saçımı okşarken, ben, uyku numarası çekerdim. ‘’Üzgünüm, burada olacağını
bilmiyordum’’ Okuduğu kitabın bir sonraki sayfasını çeviren Levent, masanın üzerine bırakarak ayağa kalktı. Bana
doğru gelirken samimiyetle gülümsüyordu.
‘’Özür dilerim Aslı, son
zamanlarda sana hiç vakit ayıramadım.’’ Ah
Levent, nasıl oluyorda beni üzmemek için oyunlarıma ortak olursun diye iç
çektim. Aramızdaki uzaklığa bir suçlu aramamız gerekmiyordu; her şey bizzat
sayemde gelişiyordu.
‘’Hayır
hayır, aramıza giren mesafeler için sakın kendini suçlama. Çünkü seninle ilgilenemeyen
benim Levent.’’ Ne zamandır yapılması
gereken bu konuşma, ona kıskıvrak yakalanmamla birlikte başlıyordu işte. Şimdi
burada durup onu dinlemeye mecburdum. ‘’ Sana söylemek istediğim bir şey var
Aslı. Bir ay için işlerime ara verebileceğimi düşündüm ve birlikte çıkacağımız
güzel bir tatil planladım. Bu ikimize de iyi gelecektir.’’ Sesinde ki
kırgınlığı anlamamak, ahmaklık olurdu. Levent: Bu ikimize de iyi gelecektir
derken, aslında; bu ikimize de iyi gelmeli, demek istiyordu. Bu kırgın tınıyı
umursamadım, bir süredir düşündüğüm şeyi artık ona da söylemeliydim.
‘’
Aslında ben, yakın bir tarihte boşanma davası açmamız gerektiğini düşünüyorum.’’
Az önce Levent’in gözlerinde gördüğüm ışık, bir an için kayboldu. Bir dakika sonra
ağlayacakmış gibi yüzüme bakarken, yorgun görünüyordu. Sesi titreyerek, sordu.
‘’ Bu da ne demek oluyor Aslı?’’ Sustum, bakışlarımı kaçırmak şuan yapabileceğim
en iyi şeydi. Sessizliği bozan o oldu. ‘’Bak tatlım, yaşadığın şey her neyse
acını içine gömdüğünü görebiliyorum. Eğer sorun yine çocuk meselesi…’’ Cümleye
devam etmesine izin vermedim. ‘’ Lütfen Levent, yeniden o konuya dönmek
istediğimi hiç sanmıyorum.’’ ‘’O halde neler olduğunu bana hemen açıklar
mısın?’’
Pencerenin
kenarında ki koltuğa oturmuş, dışarısını görmeye çalışıyordum. O sırada bir
yıldızın, parlak bir çizgi çizerek kayıp gittiğini gördüm. Annem’in yıldızlarla
ilgili sözlerini hatırladım: Havanın açık olduğu bir gece de gökyüzünü izliyorsan
eğer hızla aşağıya inen o parlak çizgiyi görme şansın var demektir. O sırada
mutlaka bir dilek dilemelisin, Aslı.
‘’Aslı, beni duymuyor musun?’’ Levent’in
yorgun yüz ifadesine baktım, tekrar. O an bir dilek diliyordum. ‘’Evet, seni
duyuyorum.’’ Dedim. ‘’O halde boşanma kararını almadan önce, evliliğimize bir
şans daha vermeni istiyorum. Lütfen bu yolculuğa çıkalım.’’
***
İstanbul’un
-insanı melankoliye köle eden- gri, kasvetli havasından kurtulup; Bolu Abant’a doğru yola çıkıyorduk. Levent’in bir aylığına kiraladığı; etrafı alçak
çitlerle örülü, dağ evine vardığımızda hava yeni kararıyordu. Aracı, eve ait
park alanına çeken Levent ‘’İşte geldik’’ diyerek -yüzüme uzunca bakıp- neşeyle
gülümsedi. ‘’Ee burayı nasıl buldun?’’ İlkbaharı burada karşılayacak olmamız ne
güzeldi. Bunun yanı sıra ev gerçekten de bir harikaydı. Fakat tüm bunları,
şimdilik bir kenara koymam gerekiyordu, çünkü ruh halim, doktorumdan gelecek
iyi bir habere bağlıydı. ‘’Bu yer tahmin ettiğimden çok daha güzel’’ dedim.
‘’Hadi inelim artık.’’ Bahçede bir süre durup, etrafa bakındık. Bu yer, yeşilin
en güzel tonlarını sahiplenmişti. Ben, evin verandasına doğru yürürken Levent
de beni izliyordu. Paltosunun cebinden çıkarttığı anahtarı kapı kilidine
sokarak, kilidi sağa çevirdi. İçeri girdiğimizde hemen ışığı yaktım. Evin
içinde kısa bir tur attık. İki geniş odası, şömineli büyük salonu, tuvaleti,
banyosu ve modern mobilyalar ile döşeli olan bu evin en güzel yanı; Abant gölü‘ nü gören mutfağıydı.
‘’Beğendin
mi?’’ diye sordu, Levent. Arka arkaya
tekrarladım‘’ Her şey gereğinden fazla güzel’’. Hatta daha iyimser olmam
gerektiğini düşünerek ‘’ Buraya gelmeyi iyi ki kabul etmişim.’’ Dedim. ‘’ Evet,
burası ikimize de iyi gelecek’’.
‘’Acıktın mı?’’ O bunu sorarken, kollarımı göğsümün altında
birleştirmiş, etrafa bir göz atıyordum hala. ‘’Üşüdüm’’ dedim, titreyerek.
‘’Küçük bir sorunumuz var’’ Dedi ‘’ Alışverişe çıkmamız gerekiyor ve bir de
şömine’ye atacak bir kaç odun bulmalıyım.’’ Kahkahalarımız birbirine
karışırken, Levent sıkıca boynuma sarılıyordu. Bu yer de geçireceğimiz güzel anları
düşlüyordu, belki de. Böylesine samimi olduğumuz anları çok özlediğimi fark
ettim. ‘’ Senden daha iyi bir organizasyon beklerdim Levent. En azından
alışveriş yapmak gerektiğini unutmayacağını sanıyordum’’ Dedim. Yüzüme baktı.
‘’ Merak etme sevgilim, seni ne aç bırakırım ne de soğukta uyuturum.’’ Ellerim hala
göğsümün altında birleşikken bir koltuğa yerleştim. ‘’ Burada seninle olmaktan
dolayı çok mutluyum’’ Dedim. ‘’Ben de öyle’’ dedi dışarı çıkarken. Beni
duyamayacağını bildiğimden arkasından şöyle mırıldanıyordum ‘’ Burada, senin
yanında olmak beni çok mutlu ediyor. Çünkü bu yer, seninle birlikte
geçireceğimiz güzel günlerin sonuna geldiğimizi hissettiriyor bana. Yüreğimde
bir delik var; hissettiğim bütün güzel şeyler, o deliğin içine akıyor .’’
* * *
Nisan ayının ilk günlerindeyiz; uyandığımda vücudumu her
zamankinden daha yorgun hissetsem bile, günden güne artan ağrılara katlanmak
zorundayım. Yatağın sol tarafına döndüğüm an Levent’e günaydın demeye hazırlanıyorum
fakat o yanımda değil. Odada yalnız olduğumu anlayınca tuhaf bir korkuyla
sarsılıyor, ruhum. Hemen ayağa fırlayıp, sabahlığımı üzerime giyiniyorum. Aşağı
kata indiğimde vücudum gevşiyor. Salon sıcacık. Levent, diyerek birkaç kez seslenmeme
rağmen bir cevap gelmiyor. Ancak mutfağa girdiğimde onu görüyorum; kucağındaki odunları
dikkatle taşırken, pencere kenarından bana gülümsüyor. ‘’Günaydın, iyi uyudun
mu?’’‘’Evet, gayet güzel bir uyku çektim’’ derken yalan söylüyorum. Gece’nin
tümünde göğsüm ağrımış, öksürüp onu uyandırmayayım diye yatağın içinde şekilden
şekile girmiştim. Levent kucakladığı odunları şöminenin kenarına bırakınca,
mutfağa dönüyoruz. Abant Gölü’nün
eşsiz manzarasına karşı hazırladığı kahvaltı masası harika görünüyor. Onun bu
ilgisi karşısında ezildiğimi hissederken, artık iyice hırpalanan ruhum tuhaf
bir öfkenin esiri oluyor. Ses tonuma bir ayar çekmeyi beceremiyorum bu yüzden.
‘’Alışverişe birlikte gideriz sanıyordum’’ ‘’Hem biraz etrafı gezmiş olurduk.
Beni uykuda bırakıp, kendi başına gezeceğini bilseydim eğer bu yere asla
gelmezdim’’. Daha az önce bana gülümseyen bakışlarını deviriyor. Söylediklerim
yüzünden hemen pişmanlık duyuyorum. ‘’Özür dilerim, sürekli canını sıktığımın
farkındayım.’’ Levent, sırtını duvara
yaslayıp ta gözlerimin içine bakıyor;
‘’ Bak Aslı, sürekli özür
dilemek yerine bana yardım etmeni istiyorum. Her geçen gün biraz daha başka
biri oluyorsun. Mesela ben bugün, yarın nasıl olacağını kestiremiyorum.’’
O an yüzüne bakmak, ruhuma ardı ardına
saplanan kör bir bıçağın vereceği acıdan katbekat daha ağır.
‘’ Ormanda uzun bir yürüyüş
yapacağım. Gecikirsem merak etme.’’
O
sabahtan sonra işler, daha da kötüye gitmeye başlıyordu. Birbirimizden
bağımsızdık artık. Birlikte geçireceğimiz güzel bir tatili hayal ederek
geldiğimiz bu yer; Levent için tatilden ziyade bir kâbusa dönüşmüştü. Resmen
iki yabancıydık. Bir başına kalmak, kendi seçimim olmasına rağmen neden bu
kadar üzgündüm? Levent, günlerini burada tanıştığı insanlarla geçirirken çoğu
akşam birbirimizi görmeden uyuyorduk. Ben üst kattaki bir odayı kullanıyordum,
Levent salonda uyumayı tercih ediyordu.
Yorulduğumu
hissedince, tahtadan yapılmış banklardan birine oturdum. Ormanda kaçıncı kez
yalnız yürüdüğümü düşünmek, ne saçmaydı. Niyetim, kim bilir kaç yıldır nefes
alıp veren bu ormanı dinlemekti, fakat zihnim ısrarla; on gün kadar önce
doktorumdan aldığım maili hatırlatıyordu.
Aslı Hanım, hastalığınızın oldukça ilerlemiş olduğunu
size bildirmek zorundayım. Bundan sonrası için pek de iyi şeyler
söyleyemeyeceğim. Tatilden döner dönmez, hastanemize uğrayın lütfen.
Artık
kabullenmiştim; akciğer kanseriydim ve muhtemelen fazla zamanım kalmamıştı. İstediğim
şeyi elde etmiş biri olarak (Kocamla arama epey sağlam bir duvar örmüştüm)
sessizce ölebilirdim. Levent’in, benim bulunduğum tarafa geçmesi artık mümkün
değildi. Yapmam gereken son bir şey kalmıştı; nefretini kazandığım adamın, beni
terk etmesini sağlamalıydım. Fakat o, direniyor gibiydi. Nuray Hanımı
hatırladım tekrar; yüreğindeki acı her daim tazeydi. Gözleri ara ara uzaklara
dalıp gittiğinde, kimi düşündüğünü iyi biliyordum. Tüm bunları bildiğim halde,
karşılarına geçip nasıl söyleyebilirdim ki: Ben
ölüyorum! Levent gayet sağlıklıydı, yaşamına ben olmadan devam etmeyi
öğreneceğine emindim.
Bana yaşadığımı hissettiren bu ormanda, huzur
buluyordum. Temiz havayı ciğerlerime çekerken canım acıdı. Hava, keskin bir
bıçaktı sanki. Bugün üşüyordum. Yorgunluk, artık alıştığım bir histi. Ormana
baktım tekrar, sonra başımı göle doğru çevirdim. Göl de tıpkı orman gibi
yeşilimsi bir rengi taşıyordu. O yeşil göl aniden karardı ama, ölümün rengine
bürünmüş gibi siyahlandı. Sanki bana, acele etmem gerektiğini söylüyordu. Gözlerimi
kapadım, kendimi bir mezarın içinde hayal etmeyi denedim. Ama ölüm; hayali bile
zor olan bir gerçekti. Ya da bir an önce kabullenmem gereken tek gerçek… O
gece, kayan bir yıldızı gördüğümde, bir dilek dilemiştim. Tanrı beni duymamıştı,
ama. Ya da beni çok sevdiğinden bir an önce yanında olmamı istiyordu. Fakat içinde
bulunduğum şu durumu, Levent’e nasıl açıklayacağıma dair bir yol göstermeyerek
beni üzüyordu da... Ben ölüyorum diyebilmeyi en basite indirgemek, mümkün bir
şey miydi?
Birinin
ayak sesleri duyuldu. Ürkerek, sesin geldiği yöne doğru başımı çevirdim. Gelen
Leventti.‘’ Hava serin. Bir fincan sıcak çayın iyi geleceğini düşündüm’’
Fincanı alırken, sessizdim. ‘’Biraz yürüyelim mi Aslı, hem göl boyunca bir tur
atarız.’’ Bu teklif, benimle konuşmak istediğini gösteriyordu. Başımı
sallayarak, olur dedim. Yürümeye başlıyorduk fakat sessizdik, öksürmemle
birlikte aramızdaki sessizlik bozulacaktı. Öksürük nöbetlerimi gizleyemiyordum,
artık. Levent, paltosunu çıkarıp omuzlarımın üzerini örterken ‘’ Sen çok
üşütmüşsün Aslı’’ dedi. ‘’ Evet, öyle görünüyor’’ dedim yüzüne bakmadan. ‘’
Sanırım artık eve dönsek iyi olacak’’ ‘’ Ben biraz daha ormanda kalmak istiyorum
Levent, kapalı yerler beni daraltıyor.’’ Dedim. ‘’ Aslı, buradan bahsetmiyorum.
Yarın İstanbul’a dönsek iyi olacak.’’ Anlaşılan, zaman beni beklemeye razı
değildi. Kısacık ama kesin bir cümle ağzımdan taşarken; kalbim zihnimi
engellemesin diye, çarpıntılarına direniyordum.
‘’
Seninle İstanbul’a dönmek istemiyorum.’’ Gölün kenarındaydık, geniş bir odun
parçası gördüm yerde. Hemen üzerine oturdum. Sanırım artık seni anlıyorum dedi
Levent. ‘’Artık beni istemediğin belli. Yanımda olmaya, beni görmeye tahammülün
yok.’’ Doğrusu, onun beklemediğim bu çıkışı işime yarayacaktı. Aramıza ördüğüm
duvarı, nihayet o da fark etmişti. Konuşmanın devamında, Tanrı’nın bana yardım
edeceğini hissettim.
‘’
Doğru’’ diyebildim.‘’ Ama tüm bu saçmalıkların, bir çocuğumuz…’’ Hemen sözünü
kestim. ‘’ Çocuk meselesi üzerine konuşmak
istemediğimi biliyorsun. Seni sevmiyorum Levent, hemen bugün buradan gitmeni
istiyorum. Bırak da tek başına…’’ Sustum. Bırak da tek başına öleyim diyemezdim.
‘’ Yüzüne bakamıyorum bile… Sevgine tahammül edemiyorum anlıyor musun?’’
‘’ Kahretsin’’ Dedi. ‘’Buna ben de katlanamıyorum,
artık.’’ Bunu söylerken arkasını dönüp hızlıca yürümeye başlıyordu. Tuhaf bir
an’dı, aptalca bir film karesi gibi; eğreti. Ya da bir kara delik; çevirdiğim
dolapları yutan bir kara delik.
***
Yarım
saat sonra eve dönüyorum. İçerisi karanlık. Şömine’nin önünde oturan Levent
geldiğimi anlayıp, yüzüme bakıyor. Şömine’den yüzüne vuran alevler, benimde onu
görmemi sağlıyor.
‘’
Çok düşündüm Aslı. Sen haklısın. Aramızda hiçbir bağ yokken, bu evliliği
yürütemeyiz. Yarın erkenden yola çıkacağım. İstanbul’a döndüğünde boşanma
davasını sen açarsın .’’ Yanına oturuyorum. Şömine’den gelen odun çıtırtılarını
dinliyoruz, birlikte. Sonra kalkıp yemek yiyoruz. Her zamanki gibi iştahsızım. Ben
masayı toparlarken Levent duşa girmeye hazırlanıyor.‘’Annene selam söyle’’
diyorum. Eğer içinde olduğum bu durumu
bilseydi, bana hak verirdi diyor, iç sesim. Yüzüme bakıp ‘’Olur’’ diyor. Odama
çıkıp, öylece yatağa giriyorum. Yastığımın kenarına konmuş bir uğur böceği,
beni şaşırtıyor. Tüm gün boyunca beni beklemiş gibi... İşaret parmağımı
uzattığım an üzerine konuyor. Acı acı gülümsüyorum. Benim bir uğura ihtiyacım
yok artık. Ama yataktan fırlayıp tekrar salona iniyorum. Levent’in pijamaları
koltuğun kenarında duruyor, hala banyo da demek. Uğur böceğini pijamasının üzerine
bırakırken; seni görüp göremeyeceğini bilmiyorum, diye mırıldanıyorum. Ne
saçma.
Sabaha kadar gözümü bile kırpmıyorum. Levent’in
de uyuyamadığına eminim. Salonun orta yerinde dönüp duruyor, çünkü ayak
seslerini işitiyorum. Hava aydınlanırken, ayak sesleri yön değiştiriyor. Yanıma
gelip, saçlarıma dokunuyor bir kez daha.
Uyuduğumu sansın diye hiç kımıldanmıyorum, ben. Ancak birkaç damla gözyaşı
yüzümü ıslatınca anlıyorum, ağladığını. O an kalkıp ona sıkıca sarılmayı öyle
çok istiyorum ki… Neyse ki bunu yapacak cesaretim yok. Benim hiçbir zaman
cesaretim olmayacak.
Git en sevdiğim. Ben bir dilek diledim, Tanrı beni
duymadı. Ben olmayacağım ama o senin yanında olsun!
Oda’dan ayrılıyor Levent. Peşi
sıra pencereye koşuyorum ben de. Bir de hıçkırmadan ağlamayı becerebilirsem,
canım daha az yanacak bu günlerde. Bahçeye inip, aracı çalıştırıyor. Hemen
kendimi gizliyorum. Olur da pencereye bakarsa, onu izlediğimi görmesin. Araç,
kısa bir zaman sonra gözden kayboluyor. Uzakta bir nokta o artık… Diyorum
kendime, elim pencere de… Aslında elim, hemen yüreğimin üzerinde.
09.03.2011
İmza: Sizin Zeynep
0 yorum: