Fetih 1453 Üzerine.

13:51 Unknown 0 Comments




Fetih 1453:

Tabii ki sonunu bildiğimiz; Siyasi/ Tarihi ya da adı her neyse, bir olay üzerine bir film çekiliyor ve insanlar sonucunun ne olduğunu bildiği bu olayı görsel olarak izlemek, ya da olaya duygusal açıdan bakmak, ya da öylesine hisler besleyerek izlemek üzere, sinema salonlarına koşuyor. Ama bir takım insanlar, basit bir filme türlü manalar yüklüyor ve sonra da kendi yükledikleri bu manaların yemi oluyorlar. Neymiş, sürprizler ya da yenilikler falan bekliyorlarmış.(Tuhaf) Üzerine bir de, filmi öldüresiye yermiyorlar mı?
Az önce filmden sürpriz beklediğini fakat aradığını bulamadığını söyleyen insan, az sonra şöyle diyor: Filmin başı ve sonu sürprizlerle dolu! (Ahara, sanırım sürpriz ve sürpriz birbirinden farklı şeyler) Bence film, gayet güzel bir yerden başlıyor; genel olarak bilindik ve duyulduk bir söz kullanılarak başlanmış. Bundan yıllar önce ben, bir Tarih kitabında Peygamber Efendimiz’in İstanbul’un Fethi üzerine söylediği o malum sözü, okumuştum. Şimdikiler hiç duymadı herhalde.  Hem filmin bu şekilde başlaması insanları neden rahatsız etsin, anlamıyorum. Sonuçta bu bir film –her film gibi- mutlak bir gişe derdinde. O yüzden, bir film olduğunu unutup abartmamak lazım.  Ama sonuna gelince evet, mesela filmin son sahnesi bende de biraz saçma olduğu fikrini uyandırıyor. Koskoca Fatih tek başına girdiği Ayasofya da -kendi çocuğunu bile ancak savaşa giderken kucaklıyor –[(Film de böyle tabii, gerçek de Fatih’in evlat sevgisini ne şekilde gösterdiğini şahsen bilmiyorum)] elin sarı kızını hemencecik bağrına basıyor ve halka gülücükler saçarken şöyle sesleniyor;  Korkmayın, bu topraklar da artık kardeşçe yaşayacağız… (Tam olarak hatırlayamasam da, söylediği böyle bir şeydi ki zaten bu da Osmanlı’nın fetih politikalarındandır. Halkı, dinsel açıdan özgür kılmak…)
Devam edelim;
Film ile ilgili özellikle, Hollywood filmlerinden araklanan bir kolâj olduğu yönünde kuvvetli söylentiler var. Bu film; varsın, Yüzüklerin Efendisi ya da Cesur Yürek ya da Cennetin Krallığı ve hatta Truva filmlerinden araklama sahneler içersin (Ki bu zamanın insanları buna esinlenme diyorlar, hatırlatırım)  Varsın Ulubatlı Hasan, düşmana karşı taarruza geçerken bir Mel Gibson edasıyla kılıç sallasın ama, ben merak ediyorum, şu bizim kendini film eleştirmeni sanan halk insanımız, yazarımız çizerimiz v.s nasıl bir savaş tekniği bekliyor? (Genel eleştiriler bu konu üzerine olunca, insan illa düşünüyor; acaba bizim yeniçeriler kılıcı tersten mi tutsalardı?)
Neyse, hiç istemediğim halde şimdi bende, o eleştirmen halk insanı tribine girdim. Filmi beğendim. (Özellikle görsel olarak) Tabii saçma bulduğum, hatta neden böyle ki deyip kızdığım noktalar da yok değil. Mesela Koskoca Fatih Sultan Mehmed Han’ın fetih süreci boyunca, depresyonlu davranışlar sergilemesini hiç beğenmedim. Sürekli, Konstantiniye diye hoplayıp zıplayan, yemelerden içmelerden kesilip takıntılı bir ergen gibi davranan,  hele hele karşımda,  kendini odalara kapatıp herkese trip atan bir Fatih bulmayı hayal etmiyordum. Ne bileyim, Fatih’i böyle göstermek kimsenin hakkı değil. Neyse ki ben, bu bir film deyip geçerken –kahramanım- Fatih’i övgüyle anmaktan geri durmayanlardanım.
Mesele filmin genel ve görsel bütünlüğü... İzlenebilir, bu yüzden.

Son bir söz: Şuan, 1 Milyon 400 Bin 351 gişe rakamıyla Recep İvedik filmini tahtından etmiş bulunmakta ve bir ülkenin en çok izlenen filminin Recep İvedik olması var, bir de Fetih 1453 adlı film olması var. Çok şükür, demeli insan.

Son bir not: Bir de filmin Bizans İmparatoru ve kurmayları, amma tribal insanlarmış öyle; şaşalı konuşmalar, embesilce davranışlar falan çok komikti lan. Şayet ki filmde bir taraf olma durumu (Burada kasıt, karşı tarafı ti’ye almak arzusu) ve bu hali eleştiren insanlar varsa eğer, kendimde dâhil onlara şöyle söylüyorum:
 Netice de İstanbul’u aldık mı, aldık. O halde dağılabiliriz, gençler J             

  Selamlar,
İmza: Sizin Zeynep.
                                                                                                                      

0 yorum:

Hikaye: Ben Bir Dilek Diledim, Tanrı Beni Duymadı.

12:54 Unknown 0 Comments



Dört oda ve bir salondan oluşan bu evde; üç kişi yaşıyorduk. Ben, eşim Levent ve annesi Nuray Hanım. Kanser hastalığına yakalanan eşini kaybedip, genç yaşında dul kalan bu kadın oğlunu; dişini tırnağına takarak büyütmüş. Aralarında ki bağı bildiğimden, onları ayırmaya kıyamadım. Nuray Hanım ile aramız, fena sayılmazdı. Frekanslarımızın tuttuğunu söylerdi Levent, her seferinde. Fakat ben, bir süredir bu ikisine katlanamıyordum. Tabii bu durum, yalnızca benim sorunumdu.

O gün, akşam yemeğini yemek üzere masa da toplanmıştık. Levent, tabağımdakileri yemek yerine küçük parçalara ayırarak oyalandığımı görüyordu. Bunu yaparken öfkeli sayılırdım hem. Lastik gibi uzayan büyük bir et parçasını kesemeyince, ağzımdan istemsiz bir küfür çıkıvermişti. Levent, ‘’Şunu yapmayı keser misin?’’ dedi. Ben umursamayıp, tabağımdakilerle oynamaya devam edince henüz yemeğini bitiremeden masadan ayrılıyordu.  O an, Nuray Hanım’ın benden hesap soran bakışlarını üzerimde hissettim. Göz göze geldiğimizde ‘’ Neler oluyor Aslı?’’ diye sordu. Vücudumda ölümcül bir virüs taşıdığımı öğrendiğim günden beri, kendi duygularıma öylesine yoğunlaşmıştım ki… Bu yüzden hırpalamam gereken kişinin Levent ya da Nuray Hanım olmadığını çoğunlukla  unutuyordum. Kimse’nin üzülmesini istemediğime emindim, ama. Bu yüzden sakin olmayı denemem gerekiyordu. Nuray Hanım’ın yüz ifadesini incelerken omuz silktim, sanırım bunun anlamı ‘’Üzerime gelinmesini istemiyorum’’ demek oluyordu.‘’ Biraz yorgunum, benim için bir iyilik yapıp masayı toplamak ister misiniz?’’ diye sordum. Beni anlamış olacaktı, ‘’Tabii ki Aslı, sen dinlenmene bak’’ dedi.

Evin en küçük odası ortak çalışma odamızdı. Levent ile son zamanlarda karşılaştığımız tek yer olan bu küçük odaya girerken, orada olduğunu bilmiyordum. Yine, hastalığımı öğrendiğim o günden beri onunla aynı odayı paylaşmıyor, sıkıcı bahanelerimi kendime arkadaş ettiğim uzun ve yalnız geceleri çoğunlukla uykusuz geçiriyordum. Günden güne uzaklaşıyordum, kendi küçük ailemden. Çoğu zaman göz önünde olmamak için erkenden odama çekilirdim. O, her gece odama gelip saçımı okşarken, ben, uyku numarası çekerdim. ‘’Üzgünüm, burada olacağını bilmiyordum’’ Okuduğu kitabın bir sonraki sayfasını çeviren Levent,  masanın üzerine bırakarak ayağa kalktı. Bana doğru gelirken samimiyetle gülümsüyordu.
‘’Özür dilerim Aslı, son zamanlarda sana hiç vakit ayıramadım.’’ Ah Levent, nasıl oluyorda beni üzmemek için oyunlarıma ortak olursun diye iç çektim. Aramızdaki uzaklığa bir suçlu aramamız gerekmiyordu; her şey bizzat sayemde gelişiyordu.

‘’Hayır hayır, aramıza giren mesafeler için sakın kendini suçlama. Çünkü seninle ilgilenemeyen benim Levent.’’  Ne zamandır yapılması gereken bu konuşma, ona kıskıvrak yakalanmamla birlikte başlıyordu işte. Şimdi burada durup onu dinlemeye mecburdum. ‘’ Sana söylemek istediğim bir şey var Aslı. Bir ay için işlerime ara verebileceğimi düşündüm ve birlikte çıkacağımız güzel bir tatil planladım. Bu ikimize de iyi gelecektir.’’ Sesinde ki kırgınlığı anlamamak, ahmaklık olurdu. Levent: Bu ikimize de iyi gelecektir derken, aslında; bu ikimize de iyi gelmeli, demek istiyordu. Bu kırgın tınıyı umursamadım, bir süredir düşündüğüm şeyi artık ona da söylemeliydim.

‘’ Aslında ben, yakın bir tarihte boşanma davası açmamız gerektiğini düşünüyorum.’’ Az önce Levent’in gözlerinde gördüğüm ışık, bir an için kayboldu. Bir dakika sonra ağlayacakmış gibi yüzüme bakarken, yorgun görünüyordu. Sesi titreyerek, sordu. ‘’ Bu da ne demek oluyor Aslı?’’ Sustum, bakışlarımı kaçırmak şuan yapabileceğim en iyi şeydi. Sessizliği bozan o oldu. ‘’Bak tatlım, yaşadığın şey her neyse acını içine gömdüğünü görebiliyorum. Eğer sorun yine çocuk meselesi…’’ Cümleye devam etmesine izin vermedim. ‘’ Lütfen Levent, yeniden o konuya dönmek istediğimi hiç sanmıyorum.’’ ‘’O halde neler olduğunu bana hemen açıklar mısın?’’

Pencerenin kenarında ki koltuğa oturmuş, dışarısını görmeye çalışıyordum. O sırada bir yıldızın, parlak bir çizgi çizerek kayıp gittiğini gördüm. Annem’in yıldızlarla ilgili sözlerini hatırladım: Havanın açık olduğu bir gece de gökyüzünü izliyorsan eğer hızla aşağıya inen o parlak çizgiyi görme şansın var demektir. O sırada mutlaka bir dilek dilemelisin, Aslı.

 ‘’Aslı, beni duymuyor musun?’’ Levent’in yorgun yüz ifadesine baktım, tekrar. O an bir dilek diliyordum. ‘’Evet, seni duyuyorum.’’ Dedim. ‘’O halde boşanma kararını almadan önce, evliliğimize bir şans daha vermeni istiyorum. Lütfen bu yolculuğa çıkalım.’’                                                             

                                                  ***

İstanbul’un -insanı melankoliye köle eden- gri, kasvetli havasından kurtulup; Bolu Abant’a doğru yola çıkıyorduk.  Levent’in bir aylığına kiraladığı; etrafı alçak çitlerle örülü, dağ evine vardığımızda hava yeni kararıyordu. Aracı, eve ait park alanına çeken Levent ‘’İşte geldik’’ diyerek -yüzüme uzunca bakıp- neşeyle gülümsedi. ‘’Ee burayı nasıl buldun?’’ İlkbaharı burada karşılayacak olmamız ne güzeldi. Bunun yanı sıra ev gerçekten de bir harikaydı. Fakat tüm bunları, şimdilik bir kenara koymam gerekiyordu, çünkü ruh halim, doktorumdan gelecek iyi bir habere bağlıydı. ‘’Bu yer tahmin ettiğimden çok daha güzel’’ dedim. ‘’Hadi inelim artık.’’ Bahçede bir süre durup, etrafa bakındık. Bu yer, yeşilin en güzel tonlarını sahiplenmişti. Ben, evin verandasına doğru yürürken Levent de beni izliyordu. Paltosunun cebinden çıkarttığı anahtarı kapı kilidine sokarak, kilidi sağa çevirdi. İçeri girdiğimizde hemen ışığı yaktım. Evin içinde kısa bir tur attık. İki geniş odası, şömineli büyük salonu, tuvaleti, banyosu ve modern mobilyalar ile döşeli olan bu evin en güzel yanı; Abant gölü‘ nü gören mutfağıydı.

‘’Beğendin mi?’’ diye sordu, Levent.  Arka arkaya tekrarladım‘’ Her şey gereğinden fazla güzel’’. Hatta daha iyimser olmam gerektiğini düşünerek ‘’ Buraya gelmeyi iyi ki kabul etmişim.’’ Dedim. ‘’ Evet, burası ikimize de iyi gelecek’’.  ‘’Acıktın mı?’’ O bunu sorarken, kollarımı göğsümün altında birleştirmiş, etrafa bir göz atıyordum hala. ‘’Üşüdüm’’ dedim, titreyerek. ‘’Küçük bir sorunumuz var’’ Dedi ‘’ Alışverişe çıkmamız gerekiyor ve bir de şömine’ye atacak bir kaç odun bulmalıyım.’’ Kahkahalarımız birbirine karışırken, Levent sıkıca boynuma sarılıyordu. Bu yer de geçireceğimiz güzel anları düşlüyordu, belki de. Böylesine samimi olduğumuz anları çok özlediğimi fark ettim. ‘’ Senden daha iyi bir organizasyon beklerdim Levent. En azından alışveriş yapmak gerektiğini unutmayacağını sanıyordum’’ Dedim. Yüzüme baktı. ‘’ Merak etme sevgilim, seni ne aç bırakırım ne de soğukta uyuturum.’’ Ellerim hala göğsümün altında birleşikken bir koltuğa yerleştim. ‘’ Burada seninle olmaktan dolayı çok mutluyum’’ Dedim. ‘’Ben de öyle’’ dedi dışarı çıkarken. Beni duyamayacağını bildiğimden arkasından şöyle mırıldanıyordum ‘’ Burada, senin yanında olmak beni çok mutlu ediyor. Çünkü bu yer, seninle birlikte geçireceğimiz güzel günlerin sonuna geldiğimizi hissettiriyor bana. Yüreğimde bir delik var; hissettiğim bütün güzel şeyler, o deliğin içine akıyor .’’

                                                              * * *

            Nisan ayının ilk günlerindeyiz; uyandığımda vücudumu her zamankinden daha yorgun hissetsem bile, günden güne artan ağrılara katlanmak zorundayım. Yatağın sol tarafına döndüğüm an Levent’e günaydın demeye hazırlanıyorum fakat o yanımda değil. Odada yalnız olduğumu anlayınca tuhaf bir korkuyla sarsılıyor, ruhum. Hemen ayağa fırlayıp, sabahlığımı üzerime giyiniyorum. Aşağı kata indiğimde vücudum gevşiyor. Salon sıcacık. Levent, diyerek birkaç kez seslenmeme rağmen bir cevap gelmiyor. Ancak mutfağa girdiğimde onu görüyorum; kucağındaki odunları dikkatle taşırken, pencere kenarından bana gülümsüyor. ‘’Günaydın, iyi uyudun mu?’’‘’Evet, gayet güzel bir uyku çektim’’ derken yalan söylüyorum. Gece’nin tümünde göğsüm ağrımış, öksürüp onu uyandırmayayım diye yatağın içinde şekilden şekile girmiştim. Levent kucakladığı odunları şöminenin kenarına bırakınca, mutfağa dönüyoruz. Abant Gölü’nün eşsiz manzarasına karşı hazırladığı kahvaltı masası harika görünüyor. Onun bu ilgisi karşısında ezildiğimi hissederken, artık iyice hırpalanan ruhum tuhaf bir öfkenin esiri oluyor. Ses tonuma bir ayar çekmeyi beceremiyorum bu yüzden. ‘’Alışverişe birlikte gideriz sanıyordum’’ ‘’Hem biraz etrafı gezmiş olurduk. Beni uykuda bırakıp, kendi başına gezeceğini bilseydim eğer bu yere asla gelmezdim’’. Daha az önce bana gülümseyen bakışlarını deviriyor. Söylediklerim yüzünden hemen pişmanlık duyuyorum. ‘’Özür dilerim, sürekli canını sıktığımın farkındayım.’’  Levent, sırtını duvara yaslayıp ta gözlerimin içine bakıyor;

‘’ Bak Aslı, sürekli özür dilemek yerine bana yardım etmeni istiyorum. Her geçen gün biraz daha başka biri oluyorsun. Mesela ben bugün, yarın nasıl olacağını kestiremiyorum.’’
 O an yüzüne bakmak, ruhuma ardı ardına saplanan kör bir bıçağın vereceği acıdan katbekat daha ağır.
‘’ Ormanda uzun bir yürüyüş yapacağım. Gecikirsem merak etme.’’


O sabahtan sonra işler, daha da kötüye gitmeye başlıyordu. Birbirimizden bağımsızdık artık. Birlikte geçireceğimiz güzel bir tatili hayal ederek geldiğimiz bu yer; Levent için tatilden ziyade bir kâbusa dönüşmüştü. Resmen iki yabancıydık. Bir başına kalmak, kendi seçimim olmasına rağmen neden bu kadar üzgündüm? Levent, günlerini burada tanıştığı insanlarla geçirirken çoğu akşam birbirimizi görmeden uyuyorduk. Ben üst kattaki bir odayı kullanıyordum, Levent salonda uyumayı tercih ediyordu.

Yorulduğumu hissedince, tahtadan yapılmış banklardan birine oturdum. Ormanda kaçıncı kez yalnız yürüdüğümü düşünmek, ne saçmaydı. Niyetim, kim bilir kaç yıldır nefes alıp veren bu ormanı dinlemekti, fakat zihnim ısrarla; on gün kadar önce doktorumdan aldığım maili hatırlatıyordu.

Aslı Hanım, hastalığınızın oldukça ilerlemiş olduğunu size bildirmek zorundayım. Bundan sonrası için pek de iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Tatilden döner dönmez, hastanemize uğrayın lütfen.

Artık kabullenmiştim; akciğer kanseriydim ve muhtemelen fazla zamanım kalmamıştı. İstediğim şeyi elde etmiş biri olarak (Kocamla arama epey sağlam bir duvar örmüştüm) sessizce ölebilirdim. Levent’in, benim bulunduğum tarafa geçmesi artık mümkün değildi. Yapmam gereken son bir şey kalmıştı; nefretini kazandığım adamın, beni terk etmesini sağlamalıydım. Fakat o, direniyor gibiydi. Nuray Hanımı hatırladım tekrar; yüreğindeki acı her daim tazeydi. Gözleri ara ara uzaklara dalıp gittiğinde, kimi düşündüğünü iyi biliyordum. Tüm bunları bildiğim halde, karşılarına geçip nasıl söyleyebilirdim ki: Ben ölüyorum! Levent gayet sağlıklıydı, yaşamına ben olmadan devam etmeyi öğreneceğine emindim.

 Bana yaşadığımı hissettiren bu ormanda, huzur buluyordum. Temiz havayı ciğerlerime çekerken canım acıdı. Hava, keskin bir bıçaktı sanki. Bugün üşüyordum. Yorgunluk, artık alıştığım bir histi. Ormana baktım tekrar, sonra başımı göle doğru çevirdim. Göl de tıpkı orman gibi yeşilimsi bir rengi taşıyordu. O yeşil göl aniden karardı ama, ölümün rengine bürünmüş gibi siyahlandı. Sanki bana, acele etmem gerektiğini söylüyordu. Gözlerimi kapadım, kendimi bir mezarın içinde hayal etmeyi denedim. Ama ölüm; hayali bile zor olan bir gerçekti. Ya da bir an önce kabullenmem gereken tek gerçek… O gece, kayan bir yıldızı gördüğümde, bir dilek dilemiştim. Tanrı beni duymamıştı, ama. Ya da beni çok sevdiğinden bir an önce yanında olmamı istiyordu. Fakat içinde bulunduğum şu durumu, Levent’e nasıl açıklayacağıma dair bir yol göstermeyerek beni üzüyordu da... Ben ölüyorum diyebilmeyi en basite indirgemek, mümkün bir şey miydi?

Birinin ayak sesleri duyuldu. Ürkerek, sesin geldiği yöne doğru başımı çevirdim. Gelen Leventti.‘’ Hava serin. Bir fincan sıcak çayın iyi geleceğini düşündüm’’ Fincanı alırken, sessizdim. ‘’Biraz yürüyelim mi Aslı, hem göl boyunca bir tur atarız.’’ Bu teklif, benimle konuşmak istediğini gösteriyordu. Başımı sallayarak, olur dedim. Yürümeye başlıyorduk fakat sessizdik, öksürmemle birlikte aramızdaki sessizlik bozulacaktı. Öksürük nöbetlerimi gizleyemiyordum, artık. Levent, paltosunu çıkarıp omuzlarımın üzerini örterken ‘’ Sen çok üşütmüşsün Aslı’’ dedi. ‘’ Evet, öyle görünüyor’’ dedim yüzüne bakmadan. ‘’ Sanırım artık eve dönsek iyi olacak’’ ‘’ Ben biraz daha ormanda kalmak istiyorum Levent, kapalı yerler beni daraltıyor.’’ Dedim. ‘’ Aslı, buradan bahsetmiyorum. Yarın İstanbul’a dönsek iyi olacak.’’ Anlaşılan, zaman beni beklemeye razı değildi. Kısacık ama kesin bir cümle ağzımdan taşarken; kalbim zihnimi engellemesin diye, çarpıntılarına direniyordum.

‘’ Seninle İstanbul’a dönmek istemiyorum.’’ Gölün kenarındaydık, geniş bir odun parçası gördüm yerde. Hemen üzerine oturdum. Sanırım artık seni anlıyorum dedi Levent. ‘’Artık beni istemediğin belli. Yanımda olmaya, beni görmeye tahammülün yok.’’ Doğrusu, onun beklemediğim bu çıkışı işime yarayacaktı. Aramıza ördüğüm duvarı, nihayet o da fark etmişti. Konuşmanın devamında, Tanrı’nın bana yardım edeceğini hissettim.

‘’ Doğru’’ diyebildim.‘’ Ama tüm bu saçmalıkların, bir çocuğumuz…’’ Hemen sözünü kestim.  ‘’ Çocuk meselesi üzerine konuşmak istemediğimi biliyorsun. Seni sevmiyorum Levent, hemen bugün buradan gitmeni istiyorum. Bırak da tek başına…’’ Sustum. Bırak da tek başına öleyim diyemezdim. ‘’ Yüzüne bakamıyorum bile… Sevgine tahammül edemiyorum anlıyor musun?’’
 ‘’ Kahretsin’’ Dedi. ‘’Buna ben de katlanamıyorum, artık.’’ Bunu söylerken arkasını dönüp hızlıca yürümeye başlıyordu. Tuhaf bir an’dı, aptalca bir film karesi gibi; eğreti. Ya da bir kara delik; çevirdiğim dolapları yutan bir kara delik.


                                                         ***


 Yarım saat sonra eve dönüyorum. İçerisi karanlık. Şömine’nin önünde oturan Levent geldiğimi anlayıp, yüzüme bakıyor. Şömine’den yüzüne vuran alevler, benimde onu görmemi sağlıyor.

‘’ Çok düşündüm Aslı. Sen haklısın. Aramızda hiçbir bağ yokken, bu evliliği yürütemeyiz. Yarın erkenden yola çıkacağım. İstanbul’a döndüğünde boşanma davasını sen açarsın .’’ Yanına oturuyorum. Şömine’den gelen odun çıtırtılarını dinliyoruz, birlikte. Sonra kalkıp yemek yiyoruz. Her zamanki gibi iştahsızım. Ben masayı toparlarken Levent duşa girmeye hazırlanıyor.‘’Annene selam söyle’’ diyorum. Eğer içinde olduğum bu durumu bilseydi, bana hak verirdi diyor, iç sesim. Yüzüme bakıp ‘’Olur’’ diyor. Odama çıkıp, öylece yatağa giriyorum. Yastığımın kenarına konmuş bir uğur böceği, beni şaşırtıyor. Tüm gün boyunca beni beklemiş gibi... İşaret parmağımı uzattığım an üzerine konuyor. Acı acı gülümsüyorum. Benim bir uğura ihtiyacım yok artık. Ama yataktan fırlayıp tekrar salona iniyorum. Levent’in pijamaları koltuğun kenarında duruyor, hala banyo da demek. Uğur böceğini pijamasının üzerine bırakırken; seni görüp göremeyeceğini bilmiyorum, diye mırıldanıyorum. Ne saçma.



 Sabaha kadar gözümü bile kırpmıyorum. Levent’in de uyuyamadığına eminim. Salonun orta yerinde dönüp duruyor, çünkü ayak seslerini işitiyorum. Hava aydınlanırken, ayak sesleri yön değiştiriyor. Yanıma gelip, saçlarıma dokunuyor bir kez daha.  Uyuduğumu sansın diye hiç kımıldanmıyorum, ben. Ancak birkaç damla gözyaşı yüzümü ıslatınca anlıyorum, ağladığını. O an kalkıp ona sıkıca sarılmayı öyle çok istiyorum ki… Neyse ki bunu yapacak cesaretim yok. Benim hiçbir zaman cesaretim olmayacak.

Git en sevdiğim. Ben bir dilek diledim, Tanrı beni duymadı. Ben olmayacağım ama o senin yanında olsun!

Oda’dan ayrılıyor Levent. Peşi sıra pencereye koşuyorum ben de. Bir de hıçkırmadan ağlamayı becerebilirsem, canım daha az yanacak bu günlerde. Bahçeye inip, aracı çalıştırıyor. Hemen kendimi gizliyorum. Olur da pencereye bakarsa, onu izlediğimi görmesin. Araç, kısa bir zaman sonra gözden kayboluyor. Uzakta bir nokta o artık… Diyorum kendime, elim pencere de… Aslında elim, hemen yüreğimin üzerinde.




                                                                                                                  

            
09.03.2011
İmza: Sizin Zeynep

0 yorum:

Attraversiamo Gençler..!

12:50 Unknown 0 Comments





Türk olmak ve doğmaktan sonsuz bir gurur/mutluluk duyuyorum. Her ne kadar, yolda yürürken asfalta bakmayı içim kaldırmasa da (Malum bizim Türk erkekleri, boğazlarını temizleyip sokaklara şey etmeyi oldukça sever) efendim ne bileyim; akşam eve girmek üzere zili çaldığımda bir ses ''Geldin mi?'' diye sorduğunda, cep telefonu ile konuşurken bağırmaktan asla vazgeçmeyen insanlarla çoğunlukla aynı ortamları paylaştığımda bile milli duygularım kolay törpülenmez. Tabii bunlar, aklıma gelen ilk şeyler. Size sorsam, daha feci neler sayarsınız kim bilir? :)

Neyse, yazının başlığında ki kelime (Tahmin edeniniz vardır mutlaka) İtalyanca'dır. Hani bugün kendime yakın bulduğum, sempati duyduğum bir insan ya da Ülke tipi varsa o; İtalyan insanı ve İtalyan Ülkesi'nin ta kendisidir. Hayır işte, sebep illa ki yakışıklı İtalyan erkekleri değil. Benim için İtalyan Mimarisi ve Mutfağı, oldukça ilgi çekici...Ve itiraf etmeliyim ki; İtalyancayı dil olarak da -ya da aksan- çok çekici bulurum.

Birkaç yıl önce -birden-  neden İtalyanca öğrenmiyorum diyerek, kitap sayfalarının arasına gömülmüştüm. Birden geldiği gibi, yine birden gidiverdi bu arzum. Bir şeyler öğrenmedim diyemem ama, bir kere sözcüklere ve İtalyan aksanına bayılıyordum. Lakin ilk duyduğumda aşık olduğum bir kelime ile karşılaştık: Attraversiamo. Anlamını öğrendiğimde bu sözü niçin sevdiğimi biliyordum; Çizgiyi aşalım, karşıya geçelim, diyordu, sözcük bana! Kışları hiç sevmem, nefret ederim kıştan. Allah biliyor; karanlık ve kasvetli kış sabahlarına uyandığımda, ay şunu yapsam mı dediğim bir şey olduğunda, ben oraya gelmem, ben şunu sevmem dediğim bir şeyle karşılaştığımda içimden bir ses yükselir:

Attraversiamo Genç! Der bana, Hadi çizgiyi aş!

Etkisi fena benim için, hani insanı gaza getiren yerler, sözler, davranışlar vardır ya. Beni gaza getiren cümle tam olarak bu :)

O yüzden şimdi size diyorum ki: Hadi çizgiyi aşın, gençler!

                                                                                                             Muhabbetle Kalın,
                                                                                                             İmza: Sizin Zeynep.


0 yorum:

Sokrates ile buluşmak.

12:31 Unknown 0 Comments


                                                 
Bundan tam on yıl önce-lise dönemimdi- bir gece yarısı ya da sabah mı demeliyim, rüyamda Sokrates ile buluşuyorduk. Böyle pat diye söyleyince o ne be, diyebilir okuyucu. Ama benim sağlam bir Sokrates’çi olduğumu bilen eski dostlarım o ne be yerine, eminim ki, hadi be diyecekler.
Neyse, görüp hatırladığım, etkisini yıllarca –hatta bugün bile- üzerimde taşıdığım ilk ciddi rüya buydu. Efendim, yemyeşil bir tepe de (Hani şu Microsoft’un yeşillikler içinde meşhur bir masaüstü fotoğrafı var ya, aynısı işte) şöyle Sokrates’i serinletmeye yakışır endamda, kocaman bir ağaç altında beni bekleyen bu zatı muhteremi başta tanıyamamış olmama doğrusu hala hayıflanırım.
Üzerinde, şimdinin modası vizon renginden ve çuvaldan bozma bir bez parçası, tıpkı heykellerinde ki gibi çirkin mi çirkin, koca burunlu ve şişko suratlı bir adam uzaktan yanına çağırırken ben; büyülenmiş gibi, ona doğru ürkek adımlar atıyorum. Burası neresi, bu adamda kim, beni niye çağırıyor ki, gibi sorular zihnimi kemire dursun, yürümeye devam ediyorum.
İlk sözü şu oluyor;
‘’Korkma, beni çok iyi tanıyorsun’’  Sahi mi, diyorum içimden… Hani şu eski Türk filmlerinde ki, tatlı mı tatlı, naif mi naif, kırılgan aksakallı dedeyi görsem korkmayacağım ama…
Fakat ben, koca Sokrat’ın yüzüne bakarken ‘’Ama çıkaramadım’’ Diyorum.
Aynı sakinliğiyle tekrarlıyor o ‘’Beni çok iyi tanıyorsun’’. İçimden ee iyi madem, deyip yanına oturuyorum. ‘’Anlat bana’’ diyor... ‘’Yaşadığın yüzyılın insanları hangi Tanrı’ya inanıyorlar?’’
Ah canım adam, içine dert olmuş tabii bu konu.  Bir yaz günü,  öğle vakti, Sokrates ile dev bir ağacın gölgeliği altında -iki muhabbetin belini kıralım, mantığının dışında- derin ve ulvi bir sohbete başlıyoruz. İşin doğrusu ben kimim ki Sokrates ile laflayacağım; o anlatıyor, bense dinliyorum.
‘’…Onlara, Tanrı’ya inanmadığımı değil, onların Tanrı dediklerine inanmadığımı söyledim. İçimde bambaşka bir his, bir sevgi uyanırdı Tanrı denildiğinde. Bu yüzden Tanrı bir ‘’şey’’ değil, bana iyiliği anımsatan bir varlık olmalıydı. Buradan yola çıkarak…’’
Uyandığımda terler içindeyim.  Oha, bu nasıl bir rüyadır böyle derken üzerine düşünmeye başladım. Aklıma ilk gelen şey, dönem ödevim! İyi de diyor iç sesim, senin ödev konun Thomas More’dan ÜTOPYA, bunun Sokrat ile ne ilgisi olabilir. Doğru diyorum, ona.  Aman, kıçım açıkta kalmıştır deyip     -klasik bir Türk genci olarak- konuyu kapatıveriyorum.
O geceden yıllar sonra bir gün, Sevgilim; gel bakalım, hangi kitaplar çıkmış diyerek beni D&R’ sokuveriyor. (Ya da bu lafı ben ona söylüyorum) Peki, ya ben ne yapıyorum; onca kitap arasından gidip resimde gördüğünüz şu kitabı buluyorum: ‘’SOKRATES’’ Eğer bir kitabı elime aldıysam, sıkıcı olsa bile en fazla üç gün sonra muhakkak bitirmiş olurum. Aldığım kitabı keyifle okuyorum tabii, bir kere en başından beri sağlam bir Sokrat’çıydım ben.  Lakin kitabın kapağını araladığım an da, aklıma yine o rüya geliveriyor. Hemen konuşmamızdan bir kesit hatırlıyorum: Onlara suçsuz olduğumu ispatlamak zorunda değildim. Yine de, yıllarca erdemli olmayı savunmuş biri olarak; beni hapishane’den kaçırmak isteyen arkadaşlarıma: Burada kalıp, kaderime boyun eğeceğimi ve –kaçıp erdemsiz bir insan olarak saklanmaktansa- erdemli bir insan olarak ölmeyi yeğleyeceğimi söyledim. Beni inançsızlıkla suçlamaları ne kötüydü. Şu durumda bana inkârcı denilebilirdi, ama inançsız değildim. 

                                                                            * * *                                       

Not1 : Hafta sonu, kitaplığımı düzenlerken karşılaştığım bu kitap; bana bu yazıyı yazdırdı. Eğer Felsefe okumayı seviyorsanız mutlaka kitaplığınızda bulunsun, diyecektim ki konu böyle uzadı.
Not  2:. Rüya gerçek, yazı okuyanı sıkmasın diye uslubumu biraz eğlenceli kıldım. Yoksa Sokrates’i gördüğüm bir rüya ile ancak gurur duyarım.  

                                                                                                                 Muhabbet ile,
                                                                                                             İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum: