Sokrates ile buluşmak.
Bundan tam on yıl önce-lise dönemimdi- bir gece yarısı ya da
sabah mı demeliyim, rüyamda Sokrates ile buluşuyorduk. Böyle pat diye
söyleyince o ne be, diyebilir okuyucu. Ama benim sağlam bir Sokrates’çi
olduğumu bilen eski dostlarım o ne be yerine, eminim ki, hadi be diyecekler.
Neyse, görüp hatırladığım, etkisini yıllarca –hatta bugün
bile- üzerimde taşıdığım ilk ciddi rüya buydu. Efendim, yemyeşil bir tepe de
(Hani şu Microsoft’un yeşillikler içinde meşhur bir masaüstü fotoğrafı var ya,
aynısı işte) şöyle Sokrates’i serinletmeye yakışır endamda, kocaman bir ağaç
altında beni bekleyen bu zatı muhteremi başta tanıyamamış olmama doğrusu hala
hayıflanırım.
Üzerinde, şimdinin modası vizon renginden ve çuvaldan bozma
bir bez parçası, tıpkı heykellerinde ki gibi çirkin mi çirkin, koca burunlu ve
şişko suratlı bir adam uzaktan yanına çağırırken ben; büyülenmiş gibi, ona
doğru ürkek adımlar atıyorum. Burası neresi, bu adamda kim, beni niye çağırıyor
ki, gibi sorular zihnimi kemire dursun, yürümeye devam ediyorum.
İlk sözü şu oluyor;
‘’Korkma, beni çok iyi
tanıyorsun’’ Sahi mi, diyorum
içimden… Hani şu eski Türk filmlerinde ki, tatlı mı tatlı, naif mi naif,
kırılgan aksakallı dedeyi görsem korkmayacağım ama…
Fakat ben, koca Sokrat’ın yüzüne bakarken ‘’Ama çıkaramadım’’ Diyorum.
Aynı sakinliğiyle tekrarlıyor o ‘’Beni çok iyi tanıyorsun’’. İçimden ee iyi madem, deyip yanına
oturuyorum. ‘’Anlat bana’’ diyor... ‘’Yaşadığın yüzyılın insanları hangi Tanrı’ya
inanıyorlar?’’
Ah canım adam, içine dert olmuş tabii bu konu. Bir yaz günü,
öğle vakti, Sokrates ile dev bir ağacın gölgeliği altında -iki
muhabbetin belini kıralım, mantığının dışında- derin ve ulvi bir sohbete
başlıyoruz. İşin doğrusu ben kimim ki Sokrates ile laflayacağım; o anlatıyor,
bense dinliyorum.
‘’…Onlara, Tanrı’ya
inanmadığımı değil, onların Tanrı dediklerine inanmadığımı söyledim. İçimde
bambaşka bir his, bir sevgi uyanırdı Tanrı denildiğinde. Bu yüzden Tanrı bir ‘’şey’’
değil, bana iyiliği anımsatan bir varlık olmalıydı. Buradan yola çıkarak…’’
Uyandığımda terler içindeyim. Oha, bu nasıl bir rüyadır böyle derken üzerine
düşünmeye başladım. Aklıma ilk gelen şey, dönem ödevim! İyi de diyor iç sesim,
senin ödev konun Thomas More’dan ÜTOPYA, bunun Sokrat ile ne ilgisi olabilir.
Doğru diyorum, ona. Aman, kıçım açıkta
kalmıştır deyip -klasik bir Türk
genci olarak- konuyu kapatıveriyorum.
O geceden yıllar sonra bir gün, Sevgilim; gel bakalım, hangi
kitaplar çıkmış diyerek beni D&R’ sokuveriyor. (Ya da bu lafı ben ona
söylüyorum) Peki, ya ben ne yapıyorum; onca kitap arasından gidip resimde
gördüğünüz şu kitabı buluyorum: ‘’SOKRATES’’ Eğer bir kitabı elime
aldıysam, sıkıcı olsa bile en fazla üç gün sonra muhakkak bitirmiş olurum. Aldığım
kitabı keyifle okuyorum tabii, bir kere en başından beri sağlam bir Sokrat’çıydım
ben. Lakin kitabın kapağını araladığım
an da, aklıma yine o rüya geliveriyor. Hemen konuşmamızdan bir kesit
hatırlıyorum: Onlara suçsuz olduğumu
ispatlamak zorunda değildim. Yine de, yıllarca erdemli olmayı savunmuş biri
olarak; beni hapishane’den kaçırmak isteyen arkadaşlarıma: Burada kalıp,
kaderime boyun eğeceğimi ve –kaçıp erdemsiz bir insan olarak saklanmaktansa-
erdemli bir insan olarak ölmeyi yeğleyeceğimi söyledim. Beni inançsızlıkla
suçlamaları ne kötüydü. Şu durumda bana inkârcı denilebilirdi, ama inançsız
değildim.
* * *
Not1 :
Hafta sonu, kitaplığımı düzenlerken karşılaştığım bu kitap; bana bu yazıyı
yazdırdı. Eğer Felsefe okumayı seviyorsanız mutlaka kitaplığınızda bulunsun,
diyecektim ki konu böyle uzadı.
Not 2:. Rüya gerçek, yazı okuyanı sıkmasın
diye uslubumu biraz eğlenceli kıldım.
Yoksa Sokrates’i gördüğüm bir rüya ile ancak gurur duyarım.
Muhabbet ile,









0 yorum: