Ondört Şubat'a uzak bir bakış...

10:50 Unknown 0 Comments


Hazır Sevgililer günü arifesindeyken, bizim kızların yoğun talepleri üzerine bu konuya-kısacık- değinmek isterim. Farkında mısınız bilmem ama biz Türkler günbegün batılılaşıyoruz, artık. Bu ve benzeri kutlamaların -bize ait olmadığı halde- insanlarımız tarafından, olmazsa olmaz türden alışkanlıklar haline getirilmesi, saçmalıktan öte bir şey değil. Klasik bir yaklaşım olacak ama söylemeden geçemeyeceğim; sanki yalnızca o gün değerli insanın sevgilisi ya da o gün çiftlerimiz sevgililiklerini kutlamazsa eğer dünyanın sonu olacak... Sevgi denilen şey, böyle bir kalıba sokulmayı hak ediyor mu, gerçekten! Sen o gün, sevgilinle baş başa bir akşam yemeği yiyemeyince, ya da ne bileyim elinde koca bir buket gül, karşısına çıkamayınca, onu şu kadarcık (Sanıyorum buradaki imayı anlamayan yoktur) sevemeyince, hediyelere boğup, abartılı gösterilerde bulunmayınca (Bunu yapanı cidden gördüm, adamlar lazer ışığıyla caddelere seni seviyorum aşkım diye yazdırıyor, bu nasıl bir manyaklıksa artık) şubatın on dördü, kalp krizi geçirip, ölecek misin? Üzülüyorum bu telaşa düşen sevgililerin haline, hele ki erkeklerimize, beni bu kadarcık sevsen n'olur sloganından sonra artık öyle bir adet kırmızı güle kanan hatunları biraz zor bulurlar. Uzun lafın kısası, on dört şubat falan kutlamıyorum ben (Hem kendi yalnızlığımdan, hem de bu tarz bir kutlamayı kabullenemediğimden ötürü) ama kutlayacak çiftlerin ve bunu bir ticarete çeviren (Bankasından tutun da mağazasına kadar) herkesin, sevgililer günü şimdiden kutlu olsun. Ah bir de unutmadan, Mevlid kandilinizi de kutlarım, dostlar.

Dayatmalar insanı başkalaştırıyor.


Dönem dönem herkesin hayatında olabilecek bir şeydir; aynı evi, aynı hayatı, aynı odayı paylaştığınız insanlarla gün olur sırt sırta geliverirsiniz. Nasıl mı? Alın size basit bir örnek: Mesela siz, geceleri –uykuya dalmadan hemen önce- kitap okumayı seviyorsunuzdur, fakat babanız, anneniz ya da eşiniz; herkesin yattığı bir saatte sizinde uyumanız gerektiğini ve eğer yatmazsanız sabah erken uyanamayacağınızı söyleyip, üstüne bir de ışığı kapatarak isteğinizi engellemek adına, açık bir dayatmada bulunuyorsa özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissetmez misiniz? Peki, bu tarz bir dayatmayla karşılaşan herhangi bir insan, yarım bırakmak zorunda kaldığı isteğini, eskisinden daha çok sahiplenmez mi? Hem size yapılan bu davranışa verilebilecek en uygun isim; haksızlık değil de nedir? Oysa bir insanı en çok yaralayan şey, onu kısıtlamaktır. Onu kısıtlamak demek, kendine ait hissettiği ne varsa ondan alarak, şekillendirmek belki de ipi sahibinin elinde olan bir kukla gibi, istenilen kıvamda ve ayarda onu yönetmektir. O insanın, sizin yüzünüzden o kitabı okuyamadan yatması, o gece rahat bir uyku çekmesini sağlamaz. Aksine, gecenin tümünde aklı okuyamadığı o kitaptadır ve sabaha kadar uyuyamamıştır. Ya da ertesi gün sırf bu yüzden işlerini aksatıp, geceden beri aklında takılı olan şeyi yapar; o kitabı okur. Nitekim, dayatmaların insanı başkalaştırdığı ortada. Bu yüzden; ne siz kimseye müdahale edip onu kısıtlayın, ne de kimsenin isteklerinize müdahale ederek sizi kısıtlamasına izin verin. Başkalaşmayın, işte!

Aşk Tesadüfleri Sever, Üzerine.


Evet, aşk tesadüfleri sever ama, bu film; tesadüflerin aşkı bir türlü sevemeyişini anlatıyor, izleyicisine. İşte bu noktada yazgı devreye giriyor ve onun tek derdi, mutlak ayrılığı getirmek. Yani; ölümü. Hala vaktiniz varken bu filmi izlemediyseniz eğer, kaçırmayın!



Bir Tutam Baharat


Kader beyazı kâğıda sütle yazılmış yazı, / Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı.


N. Fazıl Kısakürek.

0 yorum:

Kokuların hatırlattıkları.

12:26 Unknown 0 Comments

Toprak Kokusu
Hemen herkesin en sevdiği, ortak bir koku; yağmurla ıslanmış, mis kokan toprak. Sağanak yağışlı bir akşamda, etraf tozla toprağın birbirine karışan bu büyülü kokusu ile çevriliyse eğer ve siz bu kokunun burun deliklerinizi geçip, içinize işlemesine izin veriyorsanız, kendinizi; çekimine kapıldığınız o tuhaf duygunun kollarına bırakmaz mısınız? Evren üzerinde ki varlığınızı hatırlarken. Mesela, bu tanıdık koku sizi alıp ta çocukluk yıllarınıza götürmez mi? Hani şu sabahtan akşama kadar, dünya yansa umurum değil havalarına bürünüp, o sokak senin bu sokak benim koşturduğunuz ve sonra oyununuzun en heyecanlı yerinde, nisan yağmurunun tatlı sıcağıyla ıslanmaya hazırlandığınız bir anda, sokağın tozu ile birleşen damlacıkların altına koşarken, annenizin pencereye koşup ‘’Yağmur başladı, çabuk eve gel’’ diye bağırarak sizi bu mucizeden ayırdığı, o yaşanmışlığı anımsadığınız olmuyor mu? Bu kokuyu hala içinize çektikçe…

Kahve Kokusu
Kahve denilince bende, akan sular duruluyor. Hani buradan gel kahve içelim diye yemene çağırsalar, bir fırsatını bulup illa gitmek isterim. Kahve kokusu bana asla vazgeçemeyeceğim şu iki şeyi daha hatırlatır: En başta küçüklerin sevgilisi olan çikolata ve büyüklerin bir kısmı için el oyuncağı bir kısmı içinse, neredeyse yaşama sebebi sayılabilecek; kitaplar. Bir de kahve bahane, sohbet şahane mantığı ile gerçekleştirilen arkadaş buluşmaları var, tabii. Kahve kokusu sizi çağırınca davete icabet etmemek olmuyor. Aslında, kahve kokusunun da ta çocukluk yıllarımıza uzanabilmesi şaşırtıcı değil: Annelerimiz, babalarımız hatta teyzelerimiz yanımızda kahve içerlerken canımız çekip, mızmızlandığımız olmadı mı hiç? Bu durum bana ebeveynlerimizin şu sözünü ‘’çocuklar kahve içmez yoksa kararırlar’’ hatırlatarak gülümsememe sebep oluyor. 

Bebek Kokusu
Anne sütü ve bebek teni kokusunun, birbirine karışmasıyla oluşan bu şey, tam anlamıyla eşsiz. Sanırım bu kokuyu tanımlayacak herhangi bir kelime bilmiyorum. Ama emin olduğum tek bir şey var; bu koku, ona sahip olana dek içinize işleyen her bir kokudan çok daha etkileyici… Onu tanımadan önce bildiğiniz ne varsa unutturuyor ve sonra bambaşka oluyorsunuz; duru, dikkatli, sevecen, duygusal, merhamet ve şefkat dolu… Dünyanın en masum varlığı olan bir bebeğin kokusu; insanı yeniden diriltmek konusunda oldukça etkili bir silah diye düşünüyorum. Hangi insan bu kokuya yeniden sahip olmak istemez?

Bahar Kokusu
İnsanı kıskıvrak yakalayarak neye uğradığını şaşırtan,  pencerelerimizi her açışımızda davetsizce içeriye süzülen; nemli toprak ve zambak kokusu ile harmanlı, gelişini serçelerin ötüşüyle müjdeleyerek, eski geleneklerle süsleyen, kış boyunca üzerlerimize yapışan is kokusundan sonra kurtarıcımız olacak bu kokunun geleceği günü beklemeyen yoktur, sanırım.

Sahi…
Kış boyunca üzerimize sinen is kokusu demişken, aklıma geldi; mevsimler, yıllar, yollar geçerken, insan da, gönülden gönüle uçuyor… Yaşadığımız olayların ardından üzerimize sinen ya da başkalarının üzerine sindirdiğimiz kokuların tümü, maalesef ki kalıcı ve insanlar yalnızca güzel kokulara sahip değil; yalanın, riyanın, kıskançlığında bir kokusu var. Bunlar; temizlenmek istediğimiz, biz istemesekte bir fırsatını bulup üzerimize sinmeye çalışan ve bunu başardığında bizleri kirleten türden. Bu yüzden, seçtiği kokulara dikkat etmeli insan, çünkü koku bir kez üzerinize sinerse, etrafa yayılacaktır.

Bir Tutam Baharat
Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır. Rumi.


0 yorum:

12:11 Unknown 0 Comments

Hem kaçarım, hem ararım seni: Geçmiş.
Zamanın birinde, yaşlı bir adam yaşarmış. Bu adam kendi halinde tuhaf biriymiş. Kimseyle konuşmadan, bütün günü evinde geçiren adam, yalnız geceleri sokaklara çıkar, sabah olup hava aydınlanana dek o sokak senin bu sokak benim koşar dururmuş. Mahalleli merak içinde yanıp tutuşa dursun, çekindiklerinden; kimse soramazmış bu adama, sen niçin geceleri böyle dışarılara taşarsın diye.


Yine böyle bir gecede, meraklı bir genç evinden dışarı fırlayarak adamın peşi sıra koşmaya başlamış. Bu sırada yaşlı adam koşarken, her gece yaptığı gibi kendi kendine bağırıyormuş ‘’ Senden kurtulacağım kara gölge. Seni bulacağım’’. Genç, duyduklarından sonra daha da meraklanmış fakat korkusuna yenik düşerek evine geri dönmüş. Sonra birkaç gece daha sürüp gitmiş bu gizli kovalamaca, her gece aynı şeyi tekrarlıyormuş adam ‘’Senden kurtulacağım kara gölge. Seni bulacağım’’. Bir müddet bu adamın gerçekten deli olduğunu düşünmüş, insan hem bir şeyden kaçıp, hem de onu arar mı? Fakat bir türlü cevap bulamıyormuş, bu soruya. Merak duygusuna daha fazla dayanamayan genç, soluğu adamın kapısında almış. Adam kapıyı aralamış ve karşısında bulduğu gence ondan ne istediğini sormuş.


‘’ Kara gölgenin kim olduğunu söyle bana. Hem kaçıp hem de aradığın şeyin ne olduğunu söyle’’ diye yalvarmış. Bu soru üzerine, yaşlı adamın yüzü değişmiş hemen, genç çocuk o an;  o kara gölgeyi sanki adamın göz bebeklerinde görür gibi uyuşmuş. ‘’ Kara gölge benim geçmişim’’ demiş adam. ‘’Hem ondan kaçıyorum, hem de onu arayıp duruyorum’’ demiş.


Geçmiş, ne tuhaf bir kavram değil mi? Kimi insan, ondan utanç duyar ve gün olup geçmişiyle yüzleşmemek için çırpınır durur. Kimi insansa, onunla bilakis yüzleşmek ister çünkü geride kalan yaşanmışlıkların, kendisine yeni tecrübeler katacağına inanmaktadır. Evet, geçmiş denilen şey; sürekli peşimizden gelerek ayaklarımıza dolanan kara bir gölgedir. Fakat bizler bu gölgenin peşimize düştüğünü unutmazsak eğer geleceğimizi şekillendirirken, kendimiz ve etrafımızdaki insanların huzuru için iyi şeyler planlayabiliriz. Yani ondan kurtulamıyorsak, ona katlanmayı – ya da yararlanmayı- öğrenmemiz gerekmekte, dostlar. Geçmişi aklına düşünce, kahrolup acı çeken bir insan azap’da demektir. Yine bir insan geçmişi aklına düştüğünde tatlıca gülümseyip, derin bir iç çekiyorsa onu özlüyor demektir. Geçmişi değiştirmek mümkün değildir ama güzel bir geleceğiniz olsun istiyorsanız, ondan yararlanmayı öğrenmeniz gerekiyor. Geçmiş kara bir gölge olup peşinize düşebilir, korkmayın. Aksine onu sahiplenin ki güzel günler sizi bekliyor olsun. Siz onu hatırlayınca illa bir şeyler hissedersiniz. Ama o sizi unutursa eğer, hafıza kaybı yaşar, kim olduğunuzu arar durursunuz. Lütfen, benliğinizi bu güçlü kargaşaya teslim etmeden önce bir düşünün; kim olduğunuzu bilmek mi daha kötü yoksa kim olduğunuzu bile bilmemek mi?

Haftasonu vazgeçilmezi, sinema.


Bir süredir beklediğim ‘’ Aşk tesadüfleri sever’’ adlı film nihayet bugün, vizyona giriyor. Soğuk kış aylarında, haftasonlarını sinemada geçirmek, meraklısı için vazgeçilmezdir. Aramızda, haftasonu sinemaya gitmeyi düşünenler varsa eğer bu filmi izleyebilirler diye düşünüyorum. Hem belli mi olur, tesadüf bu ya evden çıktığınızda ya da sinema salonuna girdiğinizde en kötü tekrar eve döndüğünüzde niçin güzel bir tesadüf yaşamayasınız. Bakın başrol oyuncularının başına ne tesadüfler gelmiş: Çekimler için Ankara’da tutulan eski ev, Belçim Bilgin’in doğup büyüdüğü ev, filmin senaryo yazarı ise Mehmet Günsur’un uzaktan akrabası çıkmış meğer… Yok artık dediğinizi duyabiliyorum, tesadüflerle dolu bu film, bakalım izleyecisine ne gibi hisler yaşatacak.


Bir Tutam Baharat
Geleceğin en iyi peygamberi geçmiştir. John Sherman

0 yorum:

Araf(ta)

10:55 Unknown 0 Comments

Yalandan bile olsa,
O gün, gözlerimin içine bakıp,
''İlla ki döneceğim'' deseydin,
Hiç sitem etmez,
Ruhumun sana olan açlığını umut ile beslerdim.

Fakat bugün,
Bilinmeze giden kayıp bir yolcunun,
Ardında bıraktığı puslu bir yol gibiyim:
Kalbinden uzak,
Ve en kuytu.
Ve bir gün asla geri dönemeyeceğim o yerde,
Ta Arafta'yım.

0 yorum:

Ben Kimim?

13:55 Unknown 0 Comments

Bende dahil hiç kimse bilmez,
Benim kim olduğumu
İçimde neleri besler büyütür
Neleri öldürür çürütürüm,
Ben bile bilmem

Kimi onlar olurum, kimi bunlar
Ruhum bir başka kimsede gizler
Tüm manalarını
Ama...
Bir sen oldum mu coşar bu gönül,
Bir sen oldum mu taşar yerinden.

İşte o zaman sığmaz gönül kabıma
İçimdeki haylaz ''ben''

Zeynep Şule EREN.

0 yorum:

Bir kış akşamı, rüyası

11:16 Unknown 0 Comments

Bir kış akşamı, rüyası…
Akşamüzeriydi, genç kadın hastaneden çıkmış evine dönüyordu. Uzun süredir çektiği baş ağrıları canına yetmiş ve soluğu doktorun muayenehanesinde almıştı. Beyin Mr’ı çekildikten sonra hastaneden çıkarak, tophane yokuşundan aşağıya sallandı. Havanın soğuk olması onu engellemedi, uzun zamandan beri hiç yürümemişti çünkü. Canı tatlı bir şeyler yemek istedi, bir markete girerek üzeri çikolata kaplı gofretlerden bir tane aldı. Hani şu, dışı kırmızı ambalajlı olanlardan… Bir yandan gofretini yiyor, diğer bir yandan yürümeye devam ediyordu. Ana caddeye inmek üzereydi, hem gofret paketi öylece elinde kalmıştı ve paketi asla yere atmazdı. Etrafına bakındı, yolun sağ tarafındaki bir direğin üzerine monte edilmiş orta büyüklüğe sahip yeşil çöp kutusunu gördü. Çift şeritli yoldan karşıya geçerken dikkatliydi. Çöp kutusunun önünde durdu ve ambalajı yarıya kadar sıyrılmış paketi, ağzına kadar dolu duran çöp kutusuna bıraktı. Tabii bunu yaparken tuhaf bir şey fark ediyordu: Elindeki çöpü, onunla aynı şekilde (ambalajı yarıya kadar sıyrılmış olarak) kutuya atılmış, kırmızı ambalajlı gofret paketinin yanına bırakmıştı. Bir hafta sonra gösterime girecek olan bir filmin, ismi düştü o an zihnine:‘’Aşk tesadüfleri sever ‘’. Gülümseyerek yoluna devam ederken, zihnine şu soruları yöneltiyordu: Aşk tesadüfleri sever mi gerçekten? Bugün buradan geçmem ve çöp kutusuna atılan gofret paketiyle hemen yanına bıraktığım gofret paketinin aynı olması, bir sebep olabilir ve bu sebep güzel bir sonuç doğurabilir mi? Sokaktaydı ve etrafı insanlarla çevriliydi fakat genç kadın buna aldırmayarak sağlam bir kahkaha attı. ‘’Saçmalamayı kes lütfen, tesadüf diye bir şey yoktur. Hele ki ümit etmek… O, yalnızca seni bekleyen hayal kırıklığının tetikleyicisidir’’ diye mırıldandı. Otobüse binerken hala gülümsüyordu fakat düşünüp durdu yine de: Aşk tesadüfleri sever mi? Diye. Birkaç gün sonra tekrar aynı yerden geçiyordu, ani bir hareketle kafasını çevirdi ve yolun karşı tarafına baktı. Çöp kutusu yerinde değildi. Genç kadın, buna hiçbir anlam veremese de yoluna devam etti. Sorunun cevabına gelince, düşünmekten sıkıldığı bir an da: Aşk da tesadüfî bir şey aranmayacağını ve kader denilen o şeyin önüne sunacağı tercihler arasından kendisi için seçip- çağıracağı her ne varsa onu yaşayacağını kabullendi. O akşamüstü düşündükleri, anlık bir kurguydu yalnızca. Hem bu aralar, çok fazla film seyretmişti. Yalnız bir kadının gördüğü; bir kış akşamı rüyasıydı, hepsi o kadar.

Fala inanma, falsız kal!

Kızlar arasında rutindir, bir yerlere gidilir -ya da evinizdesinizdir- hemen kahveler söylenir ve eğer masada, fal bakmayı bilen biri varsa çalkalanarak kapatılan fincan, az sonra açılmak üzere başköşeye konulup bekletilir. Falınıza bakılırken; ağzınız açıktır ve neredeyse falcının içine düşeceksinizdir. Bir de masadaki tüm meraklı göz ve kulaklar yalnız falcıya yoğunlaşmıştır. Sana şöyle dedi, bana böyle dedi diyalogları bu işin olmazsa olmazıdır, çünkü. Benim hiç sevmediğim ikinci bir durum daha var: Mesela fal bakmakla yakından uzaktan ilgisi olmayan biriyle karşılıklı kahve içiyorsunuzdur arkadaşınız fal bakabilir misin diye sorar, yanıt hayırdır. Ama o fincan illa kapatılacak ya, siz istediğiniz kadar ben anlaman deyin, meraklı arkadaşınız ısrarcıdır: Bir şeyler sallayıver işte. Oysa fal muhabbetinin olmadığı bir ortamda ona, hayatı ile ilgili bir şeyler sallayıverseniz(!) sizden daha kötüsü olmaz, onun gözünde. Şunu söylemeden geçemeyeceğim: Falcının, sanki o kahve fincanının içinde oynayan, üç boyutlu kısa bir filmi izleyip, anlatıyormuş tripleri bana çok komik gelmekte. Olay, fincanın içinde görülen herhangi bir şekli, bakanın kendince yorumlamasından öte bir şey değildir arkadaşlar. Bu yüzden fala inanmayın, falsız kalın. Hem, bu tür şeylere karşı alenen ilgili kaç erkek tanıdığınız oldu?

Bir Tutam Baharat
Unutulmak istemiyorsan, ya okunacak şeyler yaz, ya da yazılmaya değer şeyler yap. Benjamin Franklin

0 yorum:

Aradığın –ilham- uzakta değil, senden uzakta

19:16 Unknown 2 Comments

Hayatın; uzun ve zorlu bir maraton olduğu, hemen herkes tarafından bilinen bir gerçek. Olaylar yolunda gittiği sürece, keyfimize diyecek yoktur. Fakat bir müddet sonra bazı şeyler keyiften ziyade elem verici bir hal alır ve bu kez, tepe taklak olduğumuzu sanırız. Sürekli mutlu ya da mutsuz olacağımızın bir garantisi yoktur, neticede.

İnsan bazen, ilham duygusunun onu terk ettiğini sanır. Ama bu terkedilme duygusunun, süreklilik taşıyacağına dair herhangi bir kural yoktur. Kaybedilen her olgunun, bir şekilde sahibine dönmeyeceğini iddia edebilir misiniz hiç? İlhama ihtiyaç duyduğu o anlarda; doğa’nın kollarına bırakmalı insan kendini. Tabii bir de yalnızlık duygusunu arkadaş edinmesi lazım gelmektedir. Çünkü yalnız kalmayı becerebilen insan, etrafa kulak kabartma vaktinin geldiğini, anlayabilen insandır. Çevresinden kaçabildiği kadar uzaklara kaçması ve onu tekrar bulana dek; sokağı, diğer insanları, sonu gelmeyen olayları, renklerin fısıltılarını ve hatta yağmurun sesini dinlemesi gerekir, gönlünce. Kısacası yaşamın içinde gizli küçük ayrıntıları keşfedip, edineceği yeni bir bakış açısı ile kaybettiği o şeyi tekrar kazanması gerekir. Ancak bunları yaparsa, yorgun ruhu biraz iyileşerek, eski dinginliğine kavuşmuş olur.

‘’Ben bir insanım, nihayetinde. Omuzlarımın üzerine binen ağırlıklar, bedenimi hırpalıyor. Ve şimdi bir kez kırılırsam yaşama, kolay kolay tutunamam bir daha…’’

Bu söz ne çok şey ifade eder, anlayana. Şimdi, ya kendinizi büyücek bir yem gibi armağan edip, onun -hayatın- iştahını kabartacaksınız ya da onu arkanıza alıp sırt çevirecek; nicedir unuttuğunuz hislerinizi, yeni yollara ve hatta gönüllere düşüreceksiniz. Değil mi ki hayat, dört nala koşan bir atın üzerinde, bir kase sıcak çorba içmeye benzer, öyleyse ne o kaseyi düşürün elinizden ne de o bir kase sıcak çorbayı içmekten vazgeçin. Çünkü bir kez boyun eğerseniz, bir kez kapılırsanız hayatın cilvesine, hiç kolay kurtulamazsınız ona yem olmaktan.

Eğer sen bu yeni yola vurduysan kendini, karşına; birinden birini seçmek zorunda olduğun iki kapı çıkacak. Bu arada bilmen gereken bir şey daha var, niyetlisin artık ve istesende o yoldan geri dönüşü olmaz.

Düş Kapısı: Bu kapının ardında bulmayı beklediğin şeyler, tamamen hayallerinle orantılı. Adı üstünde ya işte, şekillendirmek, süslemek insan için en kolay iş. Ama küçük bir ayrıntı var ki; içeriye girmek bedava olsa da, çıkarken ödeyeceğin bedel izi kolay silinemeyecek acı hatıralardan ibaret olacaktır.

Gerçek Kapısı: Buraya girmesi ayrı, çıkması apayrı bir derttir. Hatta bu kapının önünde beklemek bile başkadır. İçeriye girdin diyelim, başta zorlanırsın falan ama git gide alışırsın, onun acımasızlığına. Gün olur özlersin bile… Bak, düş kapısından içeriye girdin mi, karşılaştığın o şeylerin hiçbirini hissedemezsin fakat burada seni karşılayacak olan her şey öyle gerçektir ki kanına işler, ilk fırsatta. Aslında, acıdıkça öğrenir, hırpalandıkça hırslanırsın. Dedim ya başkadır bu kapının ardında seni bekleyenler... Ancak hissediyorsan, hayatı kavrarsın. Bazen kaçıp kurtulmayı istersin buradan, ama, bu kapıdan dışarıya çıkmanın tek bir şartı vardır; ölmek. Düşlerini sen yönetebiliyorsun diye, burada karşılaşacağın olayları da yönetebileceğini sandıysan eğer yanılıyorsun. Kader denilen ince bir çizgi var bu kapının ardında; kah geçmişten bir iz getirir önüne ve asla acıması yoktur, ağlatır. Kah geleceğini bulursun karşında ve çok naiftir, hiç kıyamaz güldürür.

Hala iki kapı duruyor, karşında. İstediğini seçmekte özgürsün, hem de. Ama unutma, kaderin bu kapılardan birinin arkasında gizlendi ve bu gizi öğrenmekle mükellef olan sensin. Aslolan tek gerçek, bir seçim yapman gerektiğidir. Lütfen bu gerçeği unutma.

Bir Tutam Baharat


Nasıl bir at, üzerindeki zengin koşumların farkına varmazsa insanda içinde yaşadığı nimetlerin öyle farkına varmaz.
W. Shakespeare

2 yorum:

Birkaç renk ve birkaç kelime, üzerine.

19:16 Unknown 0 Comments

Düz bir duvar düşünün ve bu duvar; beyaz bir renge sahip olsun. Zamanla değişik renklerle süsleyeceğiniz bu duvara ‘’kişiliklerin yansıttığı renkler’’ ismini verelim. Yani, bir takım özelliklerinizi duvarınızın bir köşesine süreceğiniz renkler ile yansıtmanızı istiyorum. O halde gelin, birkaç renge yakışacak birkaç kelime bulalım.

Kavgacı: Siyah olmalı kavgacının rengi. O siyah, kara bir leke gibi durmalı ki duvarın solunda, baktıkça göz yorsun ve bir daha asla o duvarı, siyaha boyamak zorunda kalmayın.

Öfkeli: Öfkenin rengide koyudur. Mesela grinin tonları ya da koyu bir kahverengi olabilir. Hadi gelin, duvarımızın bir köşesine koyu gri rengini sürelim. Hatta hemen siyahın altında olsun bu renk. Duvarın karşısına geçip baktığımızda; göz yorgunluğumuzun devam ediyor olması bizi şaşırtmamalı.

Kibirli: Şeytanın en sevdiği günah; kibirdir. Şeytan kırmızı renk ile özdeşleştirilir ya genelde bu yüzden biraz kırmızı sürelim diyorum duvarımıza, ama ateş kırmızısı.

Güvenilir: Duvarın sağ tarafındayız şimdi ve sıra renklerin en güzelini kullanmaya geldi; yeşil. Tam da güvenin rengi, hani. Bir parça yeşil sürdüğümüz duvara bakarken, yorulan gözlerimiz biraz kendine gelmedi mi?

Alçakgönüllü: Sıra duvarın üzerine gök mavisi sürmeye geldi. Bu renk içinizi aydınlatıyor olmalı ya da biraz pembe, mutluluğu çağrıştırsın diye. Az önce gözleriniz kendine gelmişti, şimdi ferahladığınızı hissediyorsunuz, biliyorum.

Neşeli: Hiç vakit kaybetmeden duvarımızı turuncuyla süsleyelim. Kaybettiğimiz enerjimiz bize geri dönerken, kendimizi eskisinden daha iyi hissedeceğiz.

Aşk Ehli ( Aşıklık da olabilir): Bu rengin seçimini size bırakıyorum, dostlar. Başlarda siyah olabilir, zamanla kırmızıya dönüşür, bir bakmışsınız turkuaz olmuş hatta eflatun... Ama yine de, bu duvara en çok yakışacak, bakarken sizi yormayacak, hiç silinsin istemeyeceğiniz bir renk seçmenizi tavsiye edeceğim. Hatta az önce duvara sürdüğünüz, tüm renklerin üzerini sadece onunla kapatabileceğiniz bir renk… Çünkü aşık bir ruh, ne kibir taşır yüreğinde, ne kavgacıdır ne de öfkeli.

Aslında bu duvar ‘’ruhunuzu’’ temsil etmekte. Seçtiğimiz kelimeler ve renklerse; hemen her insanı tanımlayacak türden. Bunların arasından size yakışan ve yakışmayanları ayırmak sizin işiniz fakat burada önemli bir şey var ki; her ne olursa olsun duvarınız beyaz kalmamalı. Bilirsiniz beyaz, kirlenmeye en müsait renktir. Ne varsa çeker üzerine bir mıknatıs gibi. Acele edin ve beyazınız-ruhunuz- kirlenmeden önce, sizi nitelemeye layık bulduğunuz kelime ve renklerle süsleyip, koruyun onu.

Bir Tutam Baharat:

Yeşil çalışkandır/Kırmızı yaramaz/Sarı uykucu/Ak yıkanmış/Kara korkak.
F.Hüsnü Dağlarca





Eyvah Eyvah 2 Üzerine.


Bu filmi muhakkak izlemelisiniz. Yorgun ve stresli geçen bir günün akşamında, soluğu sinema salonunda alın ve eğlenmenize bakın. Hem ne eğlenmek, dikkat edin gülerken çeneniz ağrıyacak. Film müzikleri, kurgu, ağız kullanımı, hafızalara kazınıp literatüre girmeye aday bazı kelimeler (Tekirdağ Şıreği gibi) sayesinde bol kahkahalı bir akşam sizi bekliyor.

Eyvah Eyvah 2: Yorgun ruhunuzu canlandıracak etkiye sahip, abartmıyorum.

0 yorum:

Kim olduğunu bir de kalbine sor, insan!

19:15 Unknown 0 Comments

Gün gelir; kendisini içinde hapseden, durgun bir denizin ortasına düştüğünü sanır insan. Hiçbir kıpırtı olmaksızın, orada öylece kalır.  Gözünün gördüğü, kulağının işittiği ve hatta bir nefes gibi içine çektiği her şeyin, yerle yeksan olduğunu sanır. Çaresizlik içinde çırpınıp duran ruh; çekimine kapıldığı,  kuvvetli bir mıknatısın ucuna yapışmıştır, nihayetinde: Boşluk. İşte o zaman bu duygu içten içe dürterken zihnini: Kimsin sen? Diye sorar, kendine. Zihin, varlığına birçok kılıf ararken, niteliklerimizden bazıları karşımıza geçip bizi çemkirmeye başlar:
Bağımlısın: ‘’Karar alıp verirken, daima başkalarını dinleyeceğim, ömrümün sonuna dek, bir kukla gibi yaşamak istiyorum diyorsan eğer şimdi söyleyeceklerime hiç kulak asma. Ama yine de, bir köşe de kalsın sana diyeceklerim. Unutma, ne zaman yüreğinin içinde gizlediklerini görüp, onları açığa çıkarman gerektiğini anlarsın, ancak o zaman olgun bir insan olursun’’

Kendinle barışık değilsin: ‘’ Kim olduğunu bilmek istiyorsan eğer, sınırlarını, gücünü, zaaflarını, meziyetlerini öğrenmelisin, insan. Kalbinin içinde gizlediklerine bir bak. Bırak ruhunu boğmayı; bırak da artık özgünlüğüne kavuşsun’’

İnsani duygularını yok sayıyorsun:‘’ Tabii ki kızgın, öfkeli, hırslı olduğun zamanlar olacak. İlla zaafların olacak, insan. Sevecek, üzülecek, ağlayacak, kaybedeceksin hatta güleceksin… Bunlar yoksa yaşıyorum sanma. Seni bu noktaya getiren zaaflarını, yönetmeyi,  terbiye etmeyi öğrenmediysen onların tutsağı olursun. İşte o zaman endişe duy. Aklı bir kenara bırak şimdi, kalbin içine bir bakman lazım. Maksadın kendini bulmaksa eğer; tüm cevaplar o kapının ardında gizli. Hadi çal o kapıyı da gir içeriye. Çünkü varlığın sahibi, sana bir tek oradan seslenir...’’

Bir Tutam Baharat;


Hırs ve tamahın başladığı noktada, saf duygular sona erer. (Balzac)



Sem’a eden -işiten- biri şöyle anlatıyor;


Mutrıb ve semazenler şeyh postunu selamlayarak, içeriye girdi. Hepsi yerini aldı. Bunu gören şeyh efendi içeriye geldi. Şeyh efendi, semazenleri selamlayıp posta oturunca Nat-ı Şerif okunmaya başladı. Onun hemen ardından ney taksimi duyuldu. Taksim bitince peşrevin başlaması ile birlikte şeyh efendi ve semazenler sem’a meydanında sağdan sola doğru üç kez sürecek bir yürüyüşe başlıyordular. Bu da tamamlandığında dördüncü bölüme geçildi; şekilde gizli ruhun, özüne selamı. Semazen üstünde ki siyah hırkayı çıkartarak, sembolik olarak hakikate doğdu. Kollarını bağlayarak bir rakamını işaret etmişti. Şeyh efendinin elini öpüp bir bir izin alan semazenler, sema’a başladılar.

Yani, işitmeye başladı semazen, sağ elini havaya kaldırdı: Hak’tan aldı. Sol elini yere daldırdı: Halka sundu. Bu yolculuk onu, insan-ı kâmile yöneltecekti. Kâinatın oluşumunu, insanın bu âlemde dirilişini, Mevla’sına duyduğu aşk ile harekete geçip, kulluğunu idrak edecek; özüne yönelecekti semazen. Değil mi ki varlığının özü kalpti; o kapıdan içeriye girip bakacaktı orada gizlediğim ne var diye.

I.                   Selamını tamamladı semazen; kulluğunu idrak etti. Kimseye bağımlı olmaması gerektiğini anladı. Yalnız, kalbini dinlemeliydi. Çünkü bağımlılıkları onun nefsiydi.

II.                Selamını tamamladı semazen, Allah’ın kudreti karşısında hayranlık duydu. Gücünü ondan alıyordu, insan. Sınırları belliydi. Şefkati, güveni, direnci, adilliği, saflığı ve şerefi onun en önemli meziyetleriydi.

III.             Selamı tamamladı semazen, az önce duyduğu hayranlık aşka dönüştü. Zaaflarını hatırlayınca kızgınlıklarından utandı. Öfkesini nasıl yeneceğini öğrendi; affetmeliydi, merhametli olması gerektiğini hatırladı. Hırsını nasıl yeneceğini öğrendi; kendini üstün görmeyip, kanaatkâr olacaktı. Ancak, kanaatkâr olmayı becerebilen huzurun tadına bakabilirdi.

IV.             Selamı tamamladı semazen, meziyetlerini, zaaflarını tanıyordu, artık. O koca denizden alınmış bir damla suydu. O en yüce makama, kulluğuna geri dönerken insan-ı kâmile ulaşmıştı. Ve ruhu, nefis ve akılla olan savaşın galibi gelerek, onu; aşka ulaştırmıştı.

0 yorum:

Ah, miskin! Yoksa sen hala, hayat ertelenebilir bir şey mi sanıyorsun?

19:15 Unknown 0 Comments

Bakıyorum herkes, bir şevk bir hırs konuşup duruyor: Yapmak istediğim çok şey var fakat bir türlü vaktim olmuyor. Vakit; asla bir bahane olmamalı, dostlar. Aksine fırsat olmalı; tabii yaratılırsa… Bir şeyler yapmak adına niyet ediyor olmanız güzel, fakat iş yapmaya gelince meydan da niçin kimsecikler yok. Nerede o konuşurken sergilediğiniz hırs ve şevk duygunuz. Peki ya, konuştuğunun yarısını bile yapamayan bu insanlar, hangi gezegenden gelip, dünya’nın orta yerine düşmüşler.

Bir miskinliktir ki almış başını gidiyor. O kadar üşengeç, o kadar uzak kalmışız ki kendimize‘’bir silkelen arkadaş’’ deyip, hırpalamak istediğim insanlar yok değil. ‘’Şunu yapmayı çok isterdim’’ diyeceğine niçin ‘’Her ne olursa olsun iyi ki de yapmışım’’ demeyesin. Hayatın içine karışmak -ya da- dur burayı daha ciddi söyleyeyim ‘’yaşamak’’ istiyorsan eğer, önce bir silkelenmen gerekiyor.

Zor değil yahu, korkma hemen öyle.  Miskinliğinden kurtulunca yaşamın daha çekilmez daha dramatik olacağını falan mı sanıyorsun? Eğer seni korkutan şey buysa, yanıldığını söylemem gerekecek. Değişim her zaman için en baba kuraldır. Sen bunu unutmaktan kork şimdilik; ey miskin!

Ama önce; meraklı biri olman ve dahası merakının peşinden gitmen gerekecek. Merak deyince ‘’hemen her şeye burnunu sok’’ dediğimi sanma, sakın. Gözünü aç sadece, çevrende olup bitenlere karşı ilgili ol kâfi… Aynı şeylerden değil, farklı şeylerden keyif almayı huy

Bir Tutam Baharat
Aynı şeyleri yapıp, farklı sonuçlar doğurmasını beklemek; ahmaklıktır.
A. Einstein
edin, kendine. Bununla ilgili basit bir örnek vereyim sana; sürekli çikolatalı dondurma yemek yerine, farklı lezzetlere sahip dondurma toplarının da tadına baksan fena mı olur? Elinde tuttuğu yeşil elbiseyi, sana uzatarak‘’Şunu bir denesene’’ diyen arkadaşına ‘’ Bu renk bana yakışmaz’’ diye kestirip atmadan önce bir denesen ne kaybedersin? Üzerinde görmediğin o rengin, sana yakışmayacağını da nereden çıkartıyorsun hem. Azimli ol, elbette hataların olacaktır fakat bu seni vazgeçirmemeli. Hata yapmadan, doğruyu öğrenemeyeceğini asla unutma.

Sana söylüyorum miskin: Bahar kesin gelecek, çıkar at üzerinden artık şu miskinlik yeleğini… Neden biliyor musun?  ‘’Şunu yapacağım, bunu yapacağım’’ deyip ertelediğin şeyler var ya hani… İnan, hiç biri senin keyfini beklemez… Yoksa sen hala, hayat ertelenebilir bir şey mi sanıyorsun?  Oysa bilmez misin; yapamadıkların bir çığ gibi büyür, genişler içinde.

Bir tuhaf hatıra.


11.01.2011 tarihinde Galatasaray taraftarının Ali Sami Yen’e veda maçına gittiğini, biliyorsunuzdur. Yakın bir arkadaşım da oradaydı. Yola çıkmadan önce kendisini aradığım arkadaşım ile aramızda komik bir diyalog geçti: Stattaki koltukları sökecek falan olursanız benim için de bir tane getirmeyi unutma. Bugün tekrar konuştuğum arkadaşım’dan: Yönetimin -koltukları satmak amacıyla- çoktan bu olaya el attığını, taraftarınsa eline tutuşturulan ‘’Veda minderlerine’’ talim ettiğini öğrendim. E bari çimleri de söküp satışa çıkarsaymışlar. Fena mı olurdu, hatıra ya! Bahçeye falan serer bakıp dururduk(!) diye olaya kendimce bir yorum katarken, akşam haberlerinde; çimlerin de sökülüp satışa çıkarılacağı, hatta yıkıntıdan kalacak küçük taş parçalarının da bu ticarete dahil edileceğini söylüyorlar. Bu olay yalnızca bir ticaret mi? Yoksa sevginin, etinden sütünden yararlanmak mı? Bilemedim ama benim ki, tamamen bir şakaydı. Bizim yönetim de şaka yapmayı seviyor, anlaşılan.

0 yorum:

Tek hecenin altında gizli; türlü hengameler…

19:15 Unknown 0 Comments

Bu konu üzerine yazmaya, mecbur bırakıldım desem yeridir. İnatçı bir dostum var; ne desem duymaz, anlamaz... Dur bakalım, biz bir şeyler karalayalım da belki okuyunca herhangi bir şey ilgisini çeker. Ne dedim ben az önce öyle: Herhangi bir şey! Ama herhangi bir şey olarak nitelendirilemeyecek kadar ciddi bir meseleden bahsedeceğim bugün: Aşk’tan. Ama konu aşk’a gelene kadar size söylemem gereken bir şey var; benim nazarımda aşk, karşı cinse duyulan o ‘’vazgeçememezlik’’ halinden çok daha öte bir şey. Bence insan; gözünün gördüğü, gönlünün sevdiği ya da seçtiği her şeye aşık olabilir, ki olmuyor da sayılmayız, öyle değil mi?

Varlığın özü belki de aşk…

Beğeni , Sevgi ve Aşk. Yani aşk; kalben ulaşılan son mertebe, haz yoğunluğu. Hazzın anlamını bilirsiniz;  hoşlanmak, zevk duymak. Fakat çoğu insan, aşkın acı çekmek olduğunu ileri sürer. Tamam, eğer bu doğruysa; bazı insanlar, aşk acısından haz alabiliyor demektir. Bir de şunu ileri sürenler var: Aşk geçici, sevgi ise kalıcıdır. Bu söz de aşkı farklı bir bakış açısı ile tanımlayabilir fakat, ben bunun tam tersi olduğunu düşünüyorum. Hani, aşk son mertebedir dedik ya az önce işte öyle bir işler ki ruhlarımıza, iz bırakır… Yapışır kalır oraya! Silip, atalım hadi! Yapabilirsek ne ala! Ama, bunu yapamadığımız için aşığızdır hala…

Düşünün bir; her birimizin gardırobunda, çok sevdiği ve başka hiçbir şeyi yokmuş gibi sürekli onu giydiği bir eşyası vardır. Ya da dönüp dolaşıp izlediği, onu tanımlarken en sevdiğim film bu dediği bir film cd’si vardır. Hatta bakıp büyüttüğü çiçeklerinden bahsederken; çocuklarım tanımlamasında bulunan insanlar yok mudur?

Fakat bir gün; o çok sevdiğimiz eşya eskir, kullanılamaz olur. Ya da sürekli izlediğimiz o film cd’si zarar görür, çalışmaz hale gelir. Çocuğumuz diye tanımladığımız çiçekler, solar gider… Evet ama; yeni bir eşya daha alırsınız, yeni bir film daha keşfedersiniz ve hatta yeniden çiçek büyütürsünüz. Sevdiğiniz nesneler (ya da kişiler) değişir durur yani. Fakat değişmeyen bir şey vardır; aşık olabilme yetisi. O her zaman sabittir, yerinde.

Hazır keşif demişken, aşk; insanın kendini keşfe çıktığı zorlu bir yolculuk değil midir?

Sevmek başka, aşk başka değil midir? İnsan her şeyi kolayca sever sonra çabuk sıkılır. Bu da demektir ki sevginin yönü çok çabuk değişir. Az önce dedim ya aşk başkadır diye, aşkın bir yönü bile yoktur… Ne yöne gideceğini kimse bilmez, inanın. Bu yüzden insan kolay kolay aşık olamaz ama olduysa da yakayı hemen kurtaramaz.

Bir Tutam Baharat
Akışın neredeyse pek yoğun geliyor bana, ey haz pınarı! Doldurayım derken, sık sık yeniden boşaltıyorsun kadehi!
Friedrich Nietzsche.
Aşkın gözü kördür…

Bunu ilk söyleyen her kimse ona katılıyorum. Çünkü aşıksak; gözümüz görmez, kulağımız         işitmez olur. Aşkımızın muhatabı olan kimse, ne dese ne yapsa çoğu zaman sorgulamayız          bile…

Ya da aşkın ağırlığı altında, ezilip durur; bizi küçük düşürecek davranışları         görmezden   gelerek çabucak unutuveririz.

Peki, ya gönül çaresiz bir aşkın peşindeyse? Aslına bakarsanız eski aşkların çoğu böyle. Bir türlü vuslata erememiş o aşıklar. Ya da bir şeyler ters gitmiş, tam kavuştuk derken yolları tekrar ayrı düşmüş. Yani şair, boşuna söylememiş: Kavuşursak biteriz biz… Diye.

Nihayetinde, insan için aşksızlık mümkün değildir dostlar. İster ilahi olsun, ister cismani hatta dünyevi bile olabilir… Her ne olursa olsun yeter ki aşksız olmayalım, yoksa dünya çekilmez olur. İyi de aşıksan da dünya çekilmezdir diyenler var, biliyorum. Böyle söyleyenlere hemen yazının başlığını hatırlatmak isterim. Tek hecenin altında gizli türlü hengameler… Sevmek, beğenmek başka, aşk ehli olabilmek başkadır dostlar… Ola ki bu üçünü birbirine karıştırırsak, o tek hecenin bizi yiyip yutmasına izin vermiş oluruz.

0 yorum:

Bir fincan kahve, bir adet kitap ve bu muhteşem ikiliye kucak açmak…

19:14 Unknown 0 Comments

Ortak sohbetimizin kitapçılar üzerine olduğu bir akşamdayız.''Yeni nesil kitapçılar, tek tercihimdir'' bunu söyleyen arkadaşım fikrini ortaya dökmekte gayet serbest. Tertemiz, özenle ciltlenmiş sayfalarında inci gibi sıralı cümleler ile ''gıcır''görünümlü bir kitabı tercih etmesini asla eleştiremem, fakat ben; tercihimi onun beğenmediği sahaflardan yana kullandığımı belirtmek isterim. Tamam, yeri gelince günümüz kitap mağazalarından ilgimi çeken ne varsa aldığım doğrudur. Bilirsiniz, kitapları seven herhangi bir insan için bu kaçınılmaz bir son, artık. Ama sahaflar bambaşkadır dostlar. Yeni nesil kitapçıların düzenli, temiz görüntüsüne karşı, tozlu raflar arasında tarihi saklayan, eski; dahası oldukça yaşlanmış ve en önemlisi de artık iyice sararmış sayfalarına, hiç tanınmadık birinin kaleminin ucuyla dokunduğu o eski kitapçılar kaçımız için daha değerli değildir ki.

Olay bu ya, Bursa'da bir sahaftayım. Durumum oldukça vahim çünkü epeydir buraya uğramıyordum. Sanki aylarca bir yerlerde kapalı kalmışım, sonra tekrar özgürlüğüme kavuşmuşum gibi dükkanın içinde dört dönüyor; ne bulursam karıştırıyorum. Dokunduğum her bir kitap elimde kaldı kalacak, etrafta tanımlayamadığım bir koku var. Evet: Tarihi bir Han'ın içinde bulunan bu küçük dükkan buram buram kağıt kokuyor. Hem ne kokmak! Aradığım -özlediğim- şey tam da bu, aslında. Tozla karışmış kağıt kokusunu içime çekerken, tebessüm etmekten geri durmuyorum. Derken hiç beklemediğim bir şey dikkatimi çekiyor. Daha doğrusu, dükkan sahibinin elinde gördüğüm kitap, o an için aklımı başımdan almaya yetiyor. Reşat Nuri'ciğimin kitabı bu: Damga.

Herkesin hayranlık duyduğu, imrenerek ve hatta bazen yazdıklarını kıskanarak okuduğu bir yazar vardır ya, hani! İşte benimkisi Reşat Nuri Güntekin'den başkası değil. Kitap o kadar eski görünüyor ki; heyecandan nefes almayı unutuyorum, ciddiyim. Elimde ne varsa bir kenara atıyorum önce, tam ona doğru koşacakken iç sesim kulaklarımı tırmalıyor.


Bir Tutam Baharat
Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer…Ama nehir asla durmaz.
'' O kitabı ne çok istediğini biliyorum ama az önce yaptığın şey sana hiç yakışmadı'' Kendini en iyi bilen, yine insandır. Hemen geri dönüp yere bıraktıklarımı tekrar kucaklıyorum. İç sesim haklı, nasıl olur da öksüz bırakırım kitaplarımı. Ama aklım fikrim hala adamın elinde tuttuğu o kitapta. Önünde dikilirken çabuk bana ver onu dememek için kendimi zorluyorum.

''Elinizdeki kitabı alabilir miyim?'' kendimden öyle eminim ki bunu sorarken, kitabı alıp hemen eve koşacağımı sanarak bin bir havaya girdiğimi söyleyebilirim. Adam kitabı bana uzattığında dünyalar benim. İlk iş olarak hemen kapağını aralıyorum, basım yılı 1983. İşte bu harika! Arayıpta bulamadığım bir şey bu... Ta Dede'den kalma bir Çalıkuşum vardı, şimdi bir de bu kitap benim olacak. Adam ile yaptığımız konuşmayı aynen aktarıyorum size: Ücreti ne kadar? ''Bu kitap satılık değil, hanımefendi.'' '' Nasıl olur, o halde niçin elime verdiniz?'' ''Siz alabilir miyim diye sorunca, ben bakmak istediğinizi düşünmüştüm.'' Canım sıkılıyor, hala elimde tuttuğum kitap ağırlaşmaya başlıyor. Yüzüm düşmüş bir halde elimdeki kitaba bakıyorum, sanki dile gelip lütfen beni ona ver diyecek sanıyorum belki de. ''Lütfen bu kitabı bana satın, lütfen'' ''Bu mümkün değil, çünkü kitap bana değil babama ait'' Adam gayet ciddi, sözünün arkasında duracağı kesin. Kitabı eline tutuşturmaya gönlüm razı gelmeyince, burada ki herşey kadar eski görünen masanın üzerine bırakıp seçtiğim diğer kitapların ücretini ödüyor hemen dükkandan ayrılıyorum. Kendimi iyi tanırım; eğer bu kitap benim olmazsa orta yerimden çatlarım. Buraya kim bilir kaç kez daha geleceğim... Kaç kez daha arşınlayacağım, beni buraya getirecek yolu. Takıntılı biri olduğumu sanmayın sakın, Reşat Nuri'ye hayranım hepsi bu.

Eve döndüğümde; üzüntüm biraz olsun hafifler diye Çalıkuşu'na sarılıyorum. Dağılmaya yüz tutan kitabımın kapağını aralarken bile mutluyum. Daha yeni okumuştum, aslında her yıl bir kez okurum. Anlamadığımdan ya da unuttuğumdan değil, benim için bir gelenek bu. Ama bir şey eksik sanki, tabii ya nerede benim koyu kıvamlı şekersiz kahvem. Basit, üç dakika bile sürmüyor. Tekrar odama döndüğümde pencerenin perdesini sıyırıyor, tekli koltuğumu camın önüne çekip, güzelce yerleşiyorum. Böylece, bir fincan kahve, Çalıkuşu ve bu muhteşem ikiliyi buluşturan ben; çoğumuzun bildiği bu hikaye'ye yeniden kucak açıyoruz. Peki ya siz, bugün niçin güzel bir kitap edinmeyesiniz?

0 yorum:

Giden Birinin Ardından…

19:09 Unknown 0 Comments

‘’Nereye gideceğini bilmeyen insan, her yere gider…’’ Dün akşam ilk kez duydum, bu sözü. Son zamanlarda edindiğim dizi izleme alışkanlığı üzerine, ekran karşısına geçmiş ‘’Öyle bir geçer zaman ki’’ adlı televizyon dizisini seyrediyordum. Bazı sözler vardır; duyduğumda ya da okuduğumda· hemen kanım kaynar, yazarını kıskanarak ‘’Bunu ben yazmalıydım’’dediğim olur. İşte bu da onlardan biriydi, hele ki sözün özü bana geçmişime ait bir yaşanmışlığı hatırlatıyorsa…··

Madem ki bizler, ölünce; yanımızda hiçbir şey götüremiyoruz… O halde dünya’dan giderken; ardımızda iyi şeyler bırakalım. Mesela: Erdem.

Ölüm; yaşayan· her insanın zamanı gelince yüz yüze kalacağı bir gerçek. Ve tabii insan; kendisi göçüp gidene kadar kah· ölen bir yakını'nın ardından üzüntü duyacaktır, kah darmadağın olacaktır, yokluk sancısı ile… Lise yıllarımda Edebiyat öğretmenim daima şunu söylerdi; sanır mısınız ki ölen birinin peşi sıra ağlayan kimse, gidenin nelerle karşılaşacağını düşünsün…? Haklıydı, düşününce şunu fark ediyordum; biz insanlar ölen kimsenin ardından ağlarken‘’Ben şimdi ne yapacağım, kiminle konuşacağım, kime gideceğim… v.s?’’ gibi hesaplar yaparak kendimizi değil de kimi düşünürüz?

İki hafta önce kaybettiğim Kenan Dedem’in ardından bu duruma düşmemeyi denedim, başarılı olup olamayacağımı hiç düşünmedim hem de… Tesadüflere hiç inanmam, bana göre, hayatımız boyunca karşılaşacağımız her bir olayın bir sebebi ve bu sebebi sonlandıracak bir sonucu vardır. Üniversite yıllarında çıktığım bir yolculuk da bir sebebe bağlıydı muhakkak ve sonuç olarak da Dede hitabına layık bulduğum Kenan EYÜBOĞLU’ile tanışacaktım.

Gece 3:00 de Bursa Otogar’dan bindiğimiz İstanbul otobüsü saat 6:30’da Esenler Otogarındaydı. Yolculuk amacımız ise; geçirdiği menisküs ameliyatından dolayı okul arkadaşımızı ziyaret etmekti. Bir de sürpriz kısmı vardı olayın, ne kendisi ne de ailesi ziyaretimizden haberdar değildi. Tabi biz de gideceğimiz yerin adresinden başka hiçbir şeye sahip değildik… Ağzına kadar dolu iki koca valiz dışında. Aradığımız adres Bakırköy/İncirli Caddesi/Ömür Sokaktı. Şubat ayı’nın insanı buz kestiren soğuğunda iki kız aynen bu adresi arıyorduk, Bakırköy dolaylarında. Ziyaretimiz sürpriz olduğundan arkadaşımızı arayıp bizi şuradan al da diyemiyorduk. Bu sebeple Bakırköy kazan biz kepçe bir zaman dolaşıp durduk. Nihayet sıkılıp kendimizi bir apartmanın önünde dinlenmeye bıraktığımızda aralanan kapının ardından bize seslenen Kenan Dede ile karşılaşıyorduk.

‘’Kızım sabah sabah, onları satamazsınız’’. Soğuk, yorgunluk ve üstüne bir de belirsizlik hali eklenince deliye dönen ben ‘’Neyi satamazmışız amca? Adres arıyoruz biz’’ diye çıkışıveriyordum. Sonrasında ahbaplığımız başlıyor, Kenan Dede bizi oracıkta çaresizlikle bir başımıza koymayarak yanına katıyor ve arkadaşımızın evini bulup, kapısına kadar teslim ediyor. Tabi yaptığı diğer iyilikleri anlatmaya sayfalar yetmez ya, uzatmıyorum bu sebeple… Bir hafta kaldığımız İstanbul 'da ailemiz, yaşıtımız ve hatta bizi koruyup kollayan Dede’miz olma görevini layıkıyla yerine getiren bu yaşlı adama ;seni sürekli arayacağız, ölmeden önce dünya gözüyle bir kez daha geleceğiz diye söz veriyoruz, Esenler Otogarın’dan Bursa otobüsüne binerken. Fakat şahsi olarak, yıllarca aramak dışında söz verdiğim üzere bir kez olsun gidemiyorum ziyaretine. Sonra bir gece yarısı ölüm haberini alıyorum. Ve o an ailesini arayıp, bir ‘’Başınız sağ olsun’’ bile diyemiyorum. Üstelik ‘’sızlayan vicdanım’’ bana bıraktığı şeylerden biri oluyor, erdem’in yanında…


Son olarak ölümden bu kadar bahsetmişken, aklıma kıskandığım sözlerden biri daha geliyor; ‘’Ölüm; orada doğan hiçbir yolcunun geri dönmediği, keşfedilmemiş bir ülkedir.’’ W.Shakspeare.

0 yorum: