Bir fincan kahve, bir adet kitap ve bu muhteşem ikiliye kucak açmak…

19:14 Unknown 0 Comments

Ortak sohbetimizin kitapçılar üzerine olduğu bir akşamdayız.''Yeni nesil kitapçılar, tek tercihimdir'' bunu söyleyen arkadaşım fikrini ortaya dökmekte gayet serbest. Tertemiz, özenle ciltlenmiş sayfalarında inci gibi sıralı cümleler ile ''gıcır''görünümlü bir kitabı tercih etmesini asla eleştiremem, fakat ben; tercihimi onun beğenmediği sahaflardan yana kullandığımı belirtmek isterim. Tamam, yeri gelince günümüz kitap mağazalarından ilgimi çeken ne varsa aldığım doğrudur. Bilirsiniz, kitapları seven herhangi bir insan için bu kaçınılmaz bir son, artık. Ama sahaflar bambaşkadır dostlar. Yeni nesil kitapçıların düzenli, temiz görüntüsüne karşı, tozlu raflar arasında tarihi saklayan, eski; dahası oldukça yaşlanmış ve en önemlisi de artık iyice sararmış sayfalarına, hiç tanınmadık birinin kaleminin ucuyla dokunduğu o eski kitapçılar kaçımız için daha değerli değildir ki.

Olay bu ya, Bursa'da bir sahaftayım. Durumum oldukça vahim çünkü epeydir buraya uğramıyordum. Sanki aylarca bir yerlerde kapalı kalmışım, sonra tekrar özgürlüğüme kavuşmuşum gibi dükkanın içinde dört dönüyor; ne bulursam karıştırıyorum. Dokunduğum her bir kitap elimde kaldı kalacak, etrafta tanımlayamadığım bir koku var. Evet: Tarihi bir Han'ın içinde bulunan bu küçük dükkan buram buram kağıt kokuyor. Hem ne kokmak! Aradığım -özlediğim- şey tam da bu, aslında. Tozla karışmış kağıt kokusunu içime çekerken, tebessüm etmekten geri durmuyorum. Derken hiç beklemediğim bir şey dikkatimi çekiyor. Daha doğrusu, dükkan sahibinin elinde gördüğüm kitap, o an için aklımı başımdan almaya yetiyor. Reşat Nuri'ciğimin kitabı bu: Damga.

Herkesin hayranlık duyduğu, imrenerek ve hatta bazen yazdıklarını kıskanarak okuduğu bir yazar vardır ya, hani! İşte benimkisi Reşat Nuri Güntekin'den başkası değil. Kitap o kadar eski görünüyor ki; heyecandan nefes almayı unutuyorum, ciddiyim. Elimde ne varsa bir kenara atıyorum önce, tam ona doğru koşacakken iç sesim kulaklarımı tırmalıyor.


Bir Tutam Baharat
Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer…Ama nehir asla durmaz.
'' O kitabı ne çok istediğini biliyorum ama az önce yaptığın şey sana hiç yakışmadı'' Kendini en iyi bilen, yine insandır. Hemen geri dönüp yere bıraktıklarımı tekrar kucaklıyorum. İç sesim haklı, nasıl olur da öksüz bırakırım kitaplarımı. Ama aklım fikrim hala adamın elinde tuttuğu o kitapta. Önünde dikilirken çabuk bana ver onu dememek için kendimi zorluyorum.

''Elinizdeki kitabı alabilir miyim?'' kendimden öyle eminim ki bunu sorarken, kitabı alıp hemen eve koşacağımı sanarak bin bir havaya girdiğimi söyleyebilirim. Adam kitabı bana uzattığında dünyalar benim. İlk iş olarak hemen kapağını aralıyorum, basım yılı 1983. İşte bu harika! Arayıpta bulamadığım bir şey bu... Ta Dede'den kalma bir Çalıkuşum vardı, şimdi bir de bu kitap benim olacak. Adam ile yaptığımız konuşmayı aynen aktarıyorum size: Ücreti ne kadar? ''Bu kitap satılık değil, hanımefendi.'' '' Nasıl olur, o halde niçin elime verdiniz?'' ''Siz alabilir miyim diye sorunca, ben bakmak istediğinizi düşünmüştüm.'' Canım sıkılıyor, hala elimde tuttuğum kitap ağırlaşmaya başlıyor. Yüzüm düşmüş bir halde elimdeki kitaba bakıyorum, sanki dile gelip lütfen beni ona ver diyecek sanıyorum belki de. ''Lütfen bu kitabı bana satın, lütfen'' ''Bu mümkün değil, çünkü kitap bana değil babama ait'' Adam gayet ciddi, sözünün arkasında duracağı kesin. Kitabı eline tutuşturmaya gönlüm razı gelmeyince, burada ki herşey kadar eski görünen masanın üzerine bırakıp seçtiğim diğer kitapların ücretini ödüyor hemen dükkandan ayrılıyorum. Kendimi iyi tanırım; eğer bu kitap benim olmazsa orta yerimden çatlarım. Buraya kim bilir kaç kez daha geleceğim... Kaç kez daha arşınlayacağım, beni buraya getirecek yolu. Takıntılı biri olduğumu sanmayın sakın, Reşat Nuri'ye hayranım hepsi bu.

Eve döndüğümde; üzüntüm biraz olsun hafifler diye Çalıkuşu'na sarılıyorum. Dağılmaya yüz tutan kitabımın kapağını aralarken bile mutluyum. Daha yeni okumuştum, aslında her yıl bir kez okurum. Anlamadığımdan ya da unuttuğumdan değil, benim için bir gelenek bu. Ama bir şey eksik sanki, tabii ya nerede benim koyu kıvamlı şekersiz kahvem. Basit, üç dakika bile sürmüyor. Tekrar odama döndüğümde pencerenin perdesini sıyırıyor, tekli koltuğumu camın önüne çekip, güzelce yerleşiyorum. Böylece, bir fincan kahve, Çalıkuşu ve bu muhteşem ikiliyi buluşturan ben; çoğumuzun bildiği bu hikaye'ye yeniden kucak açıyoruz. Peki ya siz, bugün niçin güzel bir kitap edinmeyesiniz?

0 yorum: