Bir kış akşamı, rüyası
Bir kış akşamı, rüyası…
Akşamüzeriydi, genç kadın hastaneden çıkmış evine dönüyordu. Uzun süredir çektiği baş ağrıları canına yetmiş ve soluğu doktorun muayenehanesinde almıştı. Beyin Mr’ı çekildikten sonra hastaneden çıkarak, tophane yokuşundan aşağıya sallandı. Havanın soğuk olması onu engellemedi, uzun zamandan beri hiç yürümemişti çünkü. Canı tatlı bir şeyler yemek istedi, bir markete girerek üzeri çikolata kaplı gofretlerden bir tane aldı. Hani şu, dışı kırmızı ambalajlı olanlardan… Bir yandan gofretini yiyor, diğer bir yandan yürümeye devam ediyordu. Ana caddeye inmek üzereydi, hem gofret paketi öylece elinde kalmıştı ve paketi asla yere atmazdı. Etrafına bakındı, yolun sağ tarafındaki bir direğin üzerine monte edilmiş orta büyüklüğe sahip yeşil çöp kutusunu gördü. Çift şeritli yoldan karşıya geçerken dikkatliydi. Çöp kutusunun önünde durdu ve ambalajı yarıya kadar sıyrılmış paketi, ağzına kadar dolu duran çöp kutusuna bıraktı. Tabii bunu yaparken tuhaf bir şey fark ediyordu: Elindeki çöpü, onunla aynı şekilde (ambalajı yarıya kadar sıyrılmış olarak) kutuya atılmış, kırmızı ambalajlı gofret paketinin yanına bırakmıştı. Bir hafta sonra gösterime girecek olan bir filmin, ismi düştü o an zihnine:‘’Aşk tesadüfleri sever ‘’. Gülümseyerek yoluna devam ederken, zihnine şu soruları yöneltiyordu: Aşk tesadüfleri sever mi gerçekten? Bugün buradan geçmem ve çöp kutusuna atılan gofret paketiyle hemen yanına bıraktığım gofret paketinin aynı olması, bir sebep olabilir ve bu sebep güzel bir sonuç doğurabilir mi? Sokaktaydı ve etrafı insanlarla çevriliydi fakat genç kadın buna aldırmayarak sağlam bir kahkaha attı. ‘’Saçmalamayı kes lütfen, tesadüf diye bir şey yoktur. Hele ki ümit etmek… O, yalnızca seni bekleyen hayal kırıklığının tetikleyicisidir’’ diye mırıldandı. Otobüse binerken hala gülümsüyordu fakat düşünüp durdu yine de: Aşk tesadüfleri sever mi? Diye. Birkaç gün sonra tekrar aynı yerden geçiyordu, ani bir hareketle kafasını çevirdi ve yolun karşı tarafına baktı. Çöp kutusu yerinde değildi. Genç kadın, buna hiçbir anlam veremese de yoluna devam etti. Sorunun cevabına gelince, düşünmekten sıkıldığı bir an da: Aşk da tesadüfî bir şey aranmayacağını ve kader denilen o şeyin önüne sunacağı tercihler arasından kendisi için seçip- çağıracağı her ne varsa onu yaşayacağını kabullendi. O akşamüstü düşündükleri, anlık bir kurguydu yalnızca. Hem bu aralar, çok fazla film seyretmişti. Yalnız bir kadının gördüğü; bir kış akşamı rüyasıydı, hepsi o kadar.
Fala inanma, falsız kal!
Kızlar arasında rutindir, bir yerlere gidilir -ya da evinizdesinizdir- hemen kahveler söylenir ve eğer masada, fal bakmayı bilen biri varsa çalkalanarak kapatılan fincan, az sonra açılmak üzere başköşeye konulup bekletilir. Falınıza bakılırken; ağzınız açıktır ve neredeyse falcının içine düşeceksinizdir. Bir de masadaki tüm meraklı göz ve kulaklar yalnız falcıya yoğunlaşmıştır. Sana şöyle dedi, bana böyle dedi diyalogları bu işin olmazsa olmazıdır, çünkü. Benim hiç sevmediğim ikinci bir durum daha var: Mesela fal bakmakla yakından uzaktan ilgisi olmayan biriyle karşılıklı kahve içiyorsunuzdur arkadaşınız fal bakabilir misin diye sorar, yanıt hayırdır. Ama o fincan illa kapatılacak ya, siz istediğiniz kadar ben anlaman deyin, meraklı arkadaşınız ısrarcıdır: Bir şeyler sallayıver işte. Oysa fal muhabbetinin olmadığı bir ortamda ona, hayatı ile ilgili bir şeyler sallayıverseniz(!) sizden daha kötüsü olmaz, onun gözünde. Şunu söylemeden geçemeyeceğim: Falcının, sanki o kahve fincanının içinde oynayan, üç boyutlu kısa bir filmi izleyip, anlatıyormuş tripleri bana çok komik gelmekte. Olay, fincanın içinde görülen herhangi bir şekli, bakanın kendince yorumlamasından öte bir şey değildir arkadaşlar. Bu yüzden fala inanmayın, falsız kalın. Hem, bu tür şeylere karşı alenen ilgili kaç erkek tanıdığınız oldu?
Bir Tutam Baharat
Unutulmak istemiyorsan, ya okunacak şeyler yaz, ya da yazılmaya değer şeyler yap. Benjamin Franklin








0 yorum: