Sonu Olanın Sahici Varlığı Yoktur.

16:20 Unknown 0 Comments

Sonu olanın sahici varlığı yoktur derler;
 
Vallahi, doğru.
 
Odamdayım, pencerenin önüne çektiğim kırmızı renkli okuma koltuğuma oturmuş, sokağı seyrediyorum. Hava, hala aydınlık. Yeryüzüyle buluşan güneş ışığı; görülebilen her şeyin üzerini aydınlatmaktan dolayı büyük bir haz duyuyor, belli. İyi ki de duyuyor, diye düşünüyorum. Onun bu halini kıskanacak değilim. Bu yıl bir çok insana, en çok neyi özlediği sorulsa, yaz ayı cevabını vereceklerine eminim. Gerçi insan özlediği bir şeyi kıskanacak meşrebe sahiptir.
 
Sokak, neşeli kalabalığın elinde oyuncak olmuş. Soğuk bir kış gününde muzipçe parıldayan güneşi görüp, kendini dışarı atan insanları izliyorum. Kadın kahkahaları, caddeden geçen arabalardan gelen seslerin yanı sıra çocuk sesleriyle ilgiliyim. Bu sesler içimde, daha önceleri onları izlerken hiç duymadığım bir his bırakıyor; hüzün. Buna şaşırmakla birlikte neden olmasın diye düşünüyorum. Çocukları kıskandın ve bu durum hüzünlenmene sebep oldu. Kıskançlık hissi kesin ama onları mı yoksa bir zamanlar seni eğleyen bu sokağı mı kıskanıyorsun, diye soruyor içimden yükselen ses.
 
Neyse… Sokağa baktıkça kıskançlığım artıyor. Yanık sesli bir kadının söylediği türkü, ta odamın içine kadar geliyor. Penceremin sol çaprazında kalan çay bahçesi meşe ağaçlarıyla çevrili, ağaç dallarına tüneyen kuşların ve hatta kargaların sesleri, türkünün sözlerini duymamı engellemese daha iyi şeyler hissedeceğim. Gerçi ben, tüm bu sesleri duymasam bile düşünmek üzerine yoğunlaşamıyorum. Bir kere aklıma takıldı, kendisini az önce duyduğum iç sesime, avarece sokakta koşan, bağırıp küfür eden, kavgacı, kafa ütülemeyi seven sıradan bir çocuğun nesini kıskanabileceğimi soruyorum..Hatta biraz fazla ileri gidip, onlara baktıkça bana kendimi ezik hissettiren o şeyin ne olduğunu sorarken, bayağı işin cılkını çıkartıyorum.
 
Seslerle başım belada  bu aralar. Kaçıp kaçıp kurtulamadığım azılı düşmanlarım oldu hepsi de... Biliyorum, ara sıra size de böyle şeyler oluyor. Biliyorum, dünya üzerinde yaşayan onca takıntılı insan arasında ben, sadece herhangi biriyim. Ve yine biliyorum ki, iç sesimin sorduğu o sorunun bir cevabı var. Ama… Sus diyor zihnim. Sus; bir çocuğun özgür ruhunu, engel tanımayan cesaretini kıskandığını, bilmesinler. Sus; bir korkağa dönüştün, artık. Sen büyürken o şey, seninle birlikte büyüyemedi. Aksine silindi izleri; cesaretin ağırlığını taşıyabilen o özgür yüreğinden hiçbir iz bırakmadın, içinde.
 
Sonu olan bir şey sahici değildir zaten. Sus. Hepsi geçecek ve sen unutacaksın; madem sahici değil olsa olsa bir yanılsamadır bu. Kim, ne kadar taşıyabilir ki bir çocuğun cesaretini yüreğinde? Hele özgürlük, tam anlamıyla yaşanabilen bir kavram mı? Neresi olursa olsun, dünyamız; çoğu zaman belli kalıplar arasında sıkışıp kalmayacak mıyız? Bu yüzden inanıyorum ben bu söze, sonu olan bir şey sahici olsaydı eğer hala benimle olurdu. Unutmaz, bir gün gelir onu kaybetmezdim. Velev ki tekrar buldum, diyelim. İkimizde biliyoruz ki; ne o ne de ben, eski lezzeti, aynı gücü bulamayacağız birbirimizde.
 
Akşamüstü çocukları izlerken anladım; biz büyükler onlar kadar cesur ya da özgür davranamıyoruz. Belki de bu yüzden -cesaretlerinin sonu gelmeden önce- kendimizin yapamadığı bir takım işlere, bizzat alet ediyoruz onları… Kim bilir?
 
 
Bir Tutam Baharat;
 
Bir insanın elinden Tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni Tanrılar vermek zorunda kalırsınız. CARL GUSTAV JUNG
 
Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum:

Ölü Adamın Sandığı.

11:21 Unknown 0 Comments


‘’Ateş olur alev alırsın önce. Döne döne yanarsın, kendi yarattığın o ateşin içinde. Sonra kara bulutları çağırırsın yavaşça, sinsi bir yağmur çöreklenir bir an üzerine. Ancak, ateşinden geriye küllerin kalınca anlarsın; aslında yanmayı bile beceremezken, yanabilmeyi ne çok istediğini…’’

                            * * *

Sandığın içine, dikkatle baktı. Rengarenk kağıtlar üzerine yazılmış; not, şiir ve kelimeleri görmek biraz keyfini kaçırmıştı. Doğrusu duygusal bir insan olduğunu hiç düşünmemişti: Açgözlü, hırs küpü, merhamet duygusundan yoksun, kibirli ve ömrü boyunca gururunun önünde diz çöken aksi bir insan portresi çiziliyordu zihninde, onu hatırladıkça. Onun, insanı ‘’eksik’’ bıraktığını düşünürdü, bir kez olsun yüzüne bakıp gülümsediğini, oturup şöyle iki lafın belini kırdıklarını anımsamıyordu ki. Hakkında bildiği tek şey, kötü bir insan olduğuydu. Belli ki sevgiyi de bu sandığın içine hapsetmişti. Oysa kötülük hak ediyordu burada olmayı; belki kibri, nefreti, acımasızlığı ya da merhametsizliği bu sandığa gömmeliydi ama onlar yerine sevginin burada olması hiç yakışık almıyordu, cidden.


‘’Birini sevdiğini hiç belli etmezdi.’’ Dedi.

 Sevmek kayıtsız kalmak demek değilse eğer.

 ‘’ Göz açıp kapamak kadar kısaymış hayat. Ah, ben… Yok saymanın insana yapılan en büyük kötülüklerden biri olduğunu bilsem bunu yapar mıydım sanıyorsun?’’  Bu sözü ölürken söyleyecekti. Epey gecikmişti ama, dere aktıktan sonra kum kalmış, ne işe yarardı. Yok saymanın ne büyük bir haksızlık olduğunu yaşarken biliyor olmalıydı. Hayır hayır, bunu bilmemek olur muydu hiç, al işte ölmek işine yarayacaktı sadece. Bedenin, dünyada ki izini silmesi iş değildi, insanın varken yaşattıklarından geriye kalacak izleri kim silecekti?


Düşünmesi gerekti. Haklı bir sebep arıyordu; birini hiç sevmedi diye kendini suçlamak! İşte hal böyleyken, zihniyle kalbi dertleşiyor, birinden biri kendini haklı çıkartmaya çalışıyordu.

Seni sevmedi diye onu suçlayamazsın, dedi kalbi.

Niçin diye sordun mu hiç? Bunu ona sormaman, senin de sevgiyi önemsemediğini gösterir.

Hayır hayır, beni bununla suçlayamazsın, dedi zihni.

Bal gibi suçlarım. Seni seven herhangi bir insana karşı nasıl saygı duyuyorsan, seni sevmediğini bildiğin bir insana karşı da saygı duyman gerekiyor. Hem eğer isteseydin, sevilmek için çabalardın. Bunu bile yapmadın sen.

Susar mısın, ne zaman sesin çıksa hep kendi adına konuşuyorsun, dedi zihni.

Bak ne güzel söyledin, sen kimin adına konuşuyorsun peki?

(…)

O yere hapsettiği şeylerin yalnız kelimeler olmadığını hatırlayarak düşünmeye koyuldu yeniden. Yazılmış, çizilmiş, belki hesap edilmiş ama söylenmemiş, eyleme dönüşmemiş bir takım duygular ve bedelini ödemediğini hissettiği şeylerle yüzleşerek düşündü.

‘’Sevilmek için ne yaptım ki ben, diye sordu kendine…’’

Ve öldürdü onu. Kim bilir kaçıncı kez daha… ama yok, son kez öldürdü!

Peki şimdi ne yapacaksın? Sevgiyi beklemek değil de aramak gerektiğini de kabullendin mi?

Evet.

Sorgulamaya devam et o halde; sorgulanmamış bir hayat yaşanmamıştır, der Sokrates.

Sorgulayacağım. İnsanları izleyeceğim. ruhlarını keşfe çıkacağım ve hatta.. karışacağım. Salt izlemekle kalmayıp, keşfettiklerimi anlatacağım, onlara.

‘’Kim olduğumu / Kim olduklarını bilerek seveceğim; kendimi ve onları… Onlara karıştığımda nihayet, yanabilmek olacak sonum’’
Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum: