Ölü Adamın Sandığı.

11:21 Unknown 0 Comments


‘’Ateş olur alev alırsın önce. Döne döne yanarsın, kendi yarattığın o ateşin içinde. Sonra kara bulutları çağırırsın yavaşça, sinsi bir yağmur çöreklenir bir an üzerine. Ancak, ateşinden geriye küllerin kalınca anlarsın; aslında yanmayı bile beceremezken, yanabilmeyi ne çok istediğini…’’

                            * * *

Sandığın içine, dikkatle baktı. Rengarenk kağıtlar üzerine yazılmış; not, şiir ve kelimeleri görmek biraz keyfini kaçırmıştı. Doğrusu duygusal bir insan olduğunu hiç düşünmemişti: Açgözlü, hırs küpü, merhamet duygusundan yoksun, kibirli ve ömrü boyunca gururunun önünde diz çöken aksi bir insan portresi çiziliyordu zihninde, onu hatırladıkça. Onun, insanı ‘’eksik’’ bıraktığını düşünürdü, bir kez olsun yüzüne bakıp gülümsediğini, oturup şöyle iki lafın belini kırdıklarını anımsamıyordu ki. Hakkında bildiği tek şey, kötü bir insan olduğuydu. Belli ki sevgiyi de bu sandığın içine hapsetmişti. Oysa kötülük hak ediyordu burada olmayı; belki kibri, nefreti, acımasızlığı ya da merhametsizliği bu sandığa gömmeliydi ama onlar yerine sevginin burada olması hiç yakışık almıyordu, cidden.


‘’Birini sevdiğini hiç belli etmezdi.’’ Dedi.

 Sevmek kayıtsız kalmak demek değilse eğer.

 ‘’ Göz açıp kapamak kadar kısaymış hayat. Ah, ben… Yok saymanın insana yapılan en büyük kötülüklerden biri olduğunu bilsem bunu yapar mıydım sanıyorsun?’’  Bu sözü ölürken söyleyecekti. Epey gecikmişti ama, dere aktıktan sonra kum kalmış, ne işe yarardı. Yok saymanın ne büyük bir haksızlık olduğunu yaşarken biliyor olmalıydı. Hayır hayır, bunu bilmemek olur muydu hiç, al işte ölmek işine yarayacaktı sadece. Bedenin, dünyada ki izini silmesi iş değildi, insanın varken yaşattıklarından geriye kalacak izleri kim silecekti?


Düşünmesi gerekti. Haklı bir sebep arıyordu; birini hiç sevmedi diye kendini suçlamak! İşte hal böyleyken, zihniyle kalbi dertleşiyor, birinden biri kendini haklı çıkartmaya çalışıyordu.

Seni sevmedi diye onu suçlayamazsın, dedi kalbi.

Niçin diye sordun mu hiç? Bunu ona sormaman, senin de sevgiyi önemsemediğini gösterir.

Hayır hayır, beni bununla suçlayamazsın, dedi zihni.

Bal gibi suçlarım. Seni seven herhangi bir insana karşı nasıl saygı duyuyorsan, seni sevmediğini bildiğin bir insana karşı da saygı duyman gerekiyor. Hem eğer isteseydin, sevilmek için çabalardın. Bunu bile yapmadın sen.

Susar mısın, ne zaman sesin çıksa hep kendi adına konuşuyorsun, dedi zihni.

Bak ne güzel söyledin, sen kimin adına konuşuyorsun peki?

(…)

O yere hapsettiği şeylerin yalnız kelimeler olmadığını hatırlayarak düşünmeye koyuldu yeniden. Yazılmış, çizilmiş, belki hesap edilmiş ama söylenmemiş, eyleme dönüşmemiş bir takım duygular ve bedelini ödemediğini hissettiği şeylerle yüzleşerek düşündü.

‘’Sevilmek için ne yaptım ki ben, diye sordu kendine…’’

Ve öldürdü onu. Kim bilir kaçıncı kez daha… ama yok, son kez öldürdü!

Peki şimdi ne yapacaksın? Sevgiyi beklemek değil de aramak gerektiğini de kabullendin mi?

Evet.

Sorgulamaya devam et o halde; sorgulanmamış bir hayat yaşanmamıştır, der Sokrates.

Sorgulayacağım. İnsanları izleyeceğim. ruhlarını keşfe çıkacağım ve hatta.. karışacağım. Salt izlemekle kalmayıp, keşfettiklerimi anlatacağım, onlara.

‘’Kim olduğumu / Kim olduklarını bilerek seveceğim; kendimi ve onları… Onlara karıştığımda nihayet, yanabilmek olacak sonum’’
Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep.

0 yorum: