Ölü Adamın Sandığı.

‘’Ateş olur alev
alırsın önce. Döne döne yanarsın, kendi yarattığın o ateşin içinde. Sonra kara
bulutları çağırırsın yavaşça, sinsi bir yağmur çöreklenir bir an üzerine. Ancak,
ateşinden geriye küllerin kalınca anlarsın; aslında yanmayı bile beceremezken,
yanabilmeyi ne çok istediğini…’’
* * *
Sandığın içine, dikkatle baktı. Rengarenk
kağıtlar üzerine yazılmış; not, şiir ve kelimeleri görmek biraz keyfini
kaçırmıştı. Doğrusu duygusal bir insan olduğunu hiç düşünmemişti: Açgözlü, hırs
küpü, merhamet duygusundan yoksun, kibirli ve ömrü boyunca gururunun önünde diz
çöken aksi bir insan portresi çiziliyordu zihninde, onu hatırladıkça. Onun, insanı
‘’eksik’’ bıraktığını düşünürdü, bir
kez olsun yüzüne bakıp gülümsediğini, oturup şöyle iki lafın belini
kırdıklarını anımsamıyordu ki. Hakkında bildiği tek şey, kötü bir insan
olduğuydu. Belli ki sevgiyi de bu sandığın içine hapsetmişti. Oysa kötülük hak
ediyordu burada olmayı; belki kibri, nefreti, acımasızlığı ya da merhametsizliği
bu sandığa gömmeliydi ama onlar yerine sevginin burada olması hiç yakışık
almıyordu, cidden.
‘’Birini sevdiğini hiç belli
etmezdi.’’ Dedi.
Sevmek kayıtsız kalmak demek değilse eğer.
‘’ Göz
açıp kapamak kadar kısaymış hayat. Ah, ben… Yok saymanın insana yapılan en
büyük kötülüklerden biri olduğunu bilsem bunu yapar mıydım sanıyorsun?’’ Bu sözü ölürken söyleyecekti. Epey gecikmişti
ama, dere aktıktan sonra kum kalmış, ne işe yarardı. Yok saymanın ne büyük bir haksızlık olduğunu yaşarken biliyor olmalıydı. Hayır hayır, bunu bilmemek olur muydu hiç, al işte ölmek
işine yarayacaktı sadece. Bedenin, dünyada ki izini silmesi iş değildi,
insanın varken yaşattıklarından geriye kalacak izleri kim silecekti?
Düşünmesi gerekti. Haklı bir
sebep arıyordu; birini hiç sevmedi diye kendini suçlamak! İşte hal böyleyken,
zihniyle kalbi dertleşiyor, birinden biri kendini haklı çıkartmaya çalışıyordu.
Seni sevmedi diye onu
suçlayamazsın, dedi kalbi.
Niçin diye sordun mu hiç? Bunu
ona sormaman, senin de sevgiyi önemsemediğini gösterir.
Hayır hayır, beni bununla
suçlayamazsın, dedi zihni.
Bal gibi suçlarım. Seni seven
herhangi bir insana karşı nasıl saygı duyuyorsan, seni sevmediğini bildiğin bir
insana karşı da saygı duyman gerekiyor. Hem eğer isteseydin, sevilmek için
çabalardın. Bunu bile yapmadın sen.
Susar mısın, ne zaman sesin çıksa
hep kendi adına konuşuyorsun, dedi zihni.
Bak ne güzel söyledin, sen kimin
adına konuşuyorsun peki?
(…)
O yere hapsettiği şeylerin yalnız
kelimeler olmadığını hatırlayarak düşünmeye koyuldu yeniden. Yazılmış,
çizilmiş, belki hesap edilmiş ama söylenmemiş, eyleme dönüşmemiş bir takım
duygular ve bedelini ödemediğini hissettiği şeylerle yüzleşerek düşündü.
‘’Sevilmek için ne yaptım ki ben,
diye sordu kendine…’’
Ve öldürdü onu. Kim bilir kaçıncı
kez daha… ama yok, son kez öldürdü!
Peki şimdi ne yapacaksın? Sevgiyi
beklemek değil de aramak gerektiğini de kabullendin mi?
Evet.
Sorgulamaya devam et o halde; sorgulanmamış
bir hayat yaşanmamıştır, der Sokrates.
Sorgulayacağım. İnsanları
izleyeceğim. ruhlarını keşfe çıkacağım ve hatta.. karışacağım. Salt izlemekle
kalmayıp, keşfettiklerimi anlatacağım, onlara.
‘’Kim olduğumu / Kim olduklarını
bilerek seveceğim; kendimi ve onları… Onlara karıştığımda nihayet, yanabilmek
olacak sonum’’
Muhabbetle,
İmza: Sizin Zeynep.








0 yorum: