Yazı Atölyesi Öyküleri: Bayan Hiç Kimse

18:13 Unknown 0 Comments

Katı ve soğuktum. Bir süzgeçtim; üzerim ıstıraptan delik deşik olmuştu. Benliğimin bir kısmı yaşamak duygusundan sıyrılmaya çalışırken kabını delmiş, diğer kısmı ise yaşamak duygusuna sarılarak hiçliğe karşı direniyordu. Öteki, benim dışımda bir ben gibiydi. Ötekini en iyi bu isimle adlandırabilirdim; benden bağımsız bir ben, yani bayan hiç kimse.
Benden kurtulabilmek üzere gidilebilecek bir yol ararken karar verdim; hiç de kolay olmayacağını bile bile beni delik deşik eden bayan hiç kimseyi derin bir kuyuya gömecektim. Bir kuyu, bir ıstırabı gayet iyi yutabilirdi. Tıpkı Midas’ın eşek kulakları sırrını yuttuğu gibi.  
Şimdi bir kuyu kazmalıydım. Sayın bayan hiç kimseyi ağırlamak öyle birkaç metrelik bir kuyunun harcı değildi ama. Günlerce kazdım toprağı.  Bir sigara yakıp kazdım. Bir kahve içip kazdım. Birkaç kelime küfür dahi ettim, toprağı kazarken. Günlerdir kazıyordum; ruhumun ıstırabına bir son vermek üzere, toprağın altına bırakacaktım onu.
Bayan hiç kimse, yok sayılmaktan dolayı böyle hiç kimseleşmişti. Dahası bir çift yeşil gözün esiri olduğu o günden beridir bir kimse olamıyordu. Kimseyle olamıyordu ve hatta. Elinde bir kazma, toprağı kazıyor; o yeşil gözleri karşısına alıp sohbet haline geçiyordu.
-Var olduğuna inanmam için bir şeyler yapamaz mıydın?
-Eğer yok olsaydım, bu acıyı duyumsamazdın.
-Acıyan etim mi sanıyordun?
-Acıyanın ruhun olduğunu biliyordum.
-Doğru, acıyan ruhum olmasaydı eğer dar gecelerime sığabilirdim.
-İnsan ruhen kazınmıyordur evrenden ama değil mi?
- Haklısınız, bayım. İnsan ruhen kazınmıyordur evrenden bu doğru. Fakat mühim bir ayrıntı daha var: ruhen bir başkalaşıyordur insan. Mesela; ruhun ruha teslimiyeti diye bir şey var. Bir gün oldu ve ben sana karıştım. Ben, sen oldum sana karışınca. Ben, artık bir hiç kimse oldum.
-İnsan ne yaparsa kendine yapar; iyi ya da kötü. Kendine bunu yapma!
-Bunu bana yapan, ben miyim sahiden? Rağmen yaşamayı, bana öğreten ben miyim?
                Benliğimi benden alan sendin. Gönlüm şu meşhur hiçlik makamına bir sıçrayışta ulaştı, sen beni alınca. Kaç geceden, kaç günden... Kaç mevsimden eksildim kim bilir. Kaç rüyadan, kaç sözden eksildim.

Ellerden, dillerden geçirdin sen, beni.
Ve nihayet bir günde, kendimden...



***
Kuyu yeterince derinleşmişti artık. Bir çöküşü, bir ıstırabı usulünce ağırlayacak kadar genişletmiştim onu. Katı ve soğuktum hala. Bir süzgeçtim; üzerim ıstıraptan delik deşik olmuş, ruhen başkalaşmıştım. Hiç kimseydim işte. Yok, sayılıp ötelenmenin verdiği ıstıraptır; hiç kimse olmama sebep olan. Rüzgâr sertçe eserken; beyaz elbisemin etekleri havalanıyor. Sonra da saçlarım. Bir sigara yakıyorum. Bedenim kuyunun ucunda, öne doğru sallanıyorum.  Kuyuya bir av gerek; onca heveslendi çünkü ben bir garibi yutmaya.

Dar gecemde ne yazık
rüzgâr yapraklarla buluşuyor
dar gecemde
çöküşün ıstırabı yaşanıyor
dinle!
Karanlığın esintisini duyuyor musun?
Ben bu mutluluğa yabancıyım
ben umutsuzluğuma tutkunum
dinle!
Karanlığın esintisini duyuyor musun?
Gecede bir şeyler geçiyor
ay, kıpkırmızı perişan
yas tutmuş bulutlar
çökmekte olan bu damın üzerinde
sanki yağmur anını bekliyorlar
sadece bir an
ve sonra, hiç
şu pencerenin arkasında gece titriyor
ve yeryüzü dönmekten vazgeçiyor
şu pencerenin arkasında
bilinmeyen bir şey
bizi merak ediyor, beni ve seni

ey yeşil
baştan aşağı yeşil!
Âşık ellerime bırak ellerini
yakıcı anılar gibi
ve dudaklarını
varlığın sıcak duygusu gibi
âşık dudaklarımın okşayışına bırak

rüzgâr bizi alıp götürecek
rüzgâr bizi alıp götürecek"
***
Rüzgâr essin Füruğ, boş ver sen onu.

Biz artık işimize bakalım.

26.03.2016
Muhabbetle,
Sizin Zeynep!

0 yorum: